Yerel Seçimler ve Düzen-içi Dehlizlerde Kaybolan “Sol” Siyaset

by Şemseddin Aziz

Image

Gezi Direnişi’ni bekleyen büyük tehlike gerçek oluyor ve gözle görülür kıpırdanma yaşayan ve önemli sayılabilecek bir potansiyel kazanan Türkiye ‘sol’ siyaseti, yeniden düzen-içi siyasal pozisyonlara geri çekiliyor. Yaklaşan yerel seçimlere yönelik siyasal stratejiler, bu geri çekilişin temel katalizörü olmuş durumda. Sol siyaset yelpazesinde meseleye ilişkin 3 temel yaklaşımı, Friendfeed’den Alfonker Tapir’in özetiyle şöyle tanımlayabiliriz:

  1. Yıllarca AKP’nin büyük rantlar elde ettiği kritik bir post olan İBB’yi AKP’nin elinden kurtarmak, böylelikle hem AKP’yi bu önemli posttan mahrum etmek, hem de ülke ölçeğindeki siyaset sahnesinde AKP’nin kitleler üzerinde sağladığı psikolojik üstünlük baskısını kırarak gerilemesini sağlayacak süreci açmak. Bu bakımdan, hem CHP’ye, hem de CHP’nin muhtemel adayı Sarıgül’e rağmen yerel seçimlerde AKP’ye karşı CHP desteklenmelidir, Türkiye solunun bir diğer belirleyici aktörü HDP de bu noktada CHP’yle mümkünse oturup anlaşmalıdır. Zira şu kritik aşamada ortak düşman AKP’dir.
  2. CHP ve Sarıgül’e destek vermek, asla Türkiye solunun geliştirebileceği bir strateji olamaz, zira hem CHP hem de Sarıgül, ekonomi-politikte ve kentsel siyaset düzleminde AKP’nin yaptıklarından daha iyisini kesinlikle vaat etmiyorlar. Dolayısıyla yapılması gereken, sol ve Kürt siyasetinin üzerinde uzlaşacağı bir program çerçevesinde, Gezi’den gelen enerjiyi de kullanarak ve yakın süre içinde yıldızı parlayan Sırrı Süreyya Önder’in adaylığıyla seçimlere girmek; kazanamama durumu oluşsa bile, sol siyasetin orta vadede kökleşmesini buradan alınması muhtemel (yüzde 10’luk oy?) başarı üzerine inşa etmek. Böylece, solun müstakil bir siyaset geliştirmesini sağlamak ve AKP’ye bu şekilde bir gözdağı vermek.
  3. Kısaca (hem yerel hem de genel) seçimleri pek de umursamayan ve bu strateji tartışmasına angaje olmayan gruplar/kişiler. (Bu kategoriyi biraz daha açacağım.)

Bu pozisyonlar içinde, birinci ve ikinci hatta konuşlanmış olanlar strateji tartışması içinde en keskin ayrışmayı yaşamış gibi görünüyorlar. Birinci pozisyonun ikincisine yaptığı en önemli eleştiri, SSÖ’nün adaylığının AKP’nin işine yarayacağı, acil ve birincil konumdaki AKP’nin geriletilmesi/durdurulması görevinin bu hat yüzünden oylarda bölünmeye sebep olarak başarısızlığa uğrayacağı yönünde. Diğer taraftan, ikinci pozisyon ise birincisini CHP ve Sarıgül’ün desteklenmesiyle müstakil bir sol siyasetin inşa edilmesinin mümkün olmadığı argümanıyla hareket ediyor.

Burada her iki pozisyonun da ciddi problemler ihtiva ettiğini söylemekle başlayalım. Önümüzdeki yerel seçimleri bu kadar tartışmalı ve kritik hale getiren iki temel mesele var: Gezi Direnişi ve iktidar blokundaki ayrışma. Bunlardan ilki sola içkin olduğu için bizi daha çok ilgilendiriyor. Gezi Direnişi’ni, Türkiye toplumsal-siyasal hareketler tarihindeki diğer hareketlerden farklı kılan en önemli unsur, kitleselliğin düzen-dışı sokak siyasetiyle buluşabilmiş olmasında yatıyordu. Düzen-dışı ne demek oluyor burada? Özetle, rejimin siyaset yapmanın araçlarını ve kanallarını ’80 darbesinden bu yana ve bilhassa da AKP’nin popülist demokrasi diskuruyla birlikte özenle temsili-parlamenter siyaset düzeyine indirgemesine karşılık, siyasetin ‘alanını’ açmak, genişletmek, onu hatırı sayılır bir kitlesellikle birlikte sokağa taşımak demektir. Kısacası, Gezi Direnişi, aslında rejimin dayattığı düzen siyasetinin (temsili-parlamenter demokrasi) bir krizi olarak kendini böylesi bir hışım ve hiddetle sokağa vurmuş düzen-dışı bir harekettir. Düzen-içi siyaset kanalları öyle bir raddeye gelmiş ve tıkanmıştır ki, kitleler belirli bir momentte, bir anda ve hızlıca politize olarak siyaseti açma çabasına girişmişlerdir.

Gezi’nin bu yönü, ne yazık ki, somut bir kazanıma dönüşememiş olmakla birlikte, kazanım kabilinden sayılabilecek bu düzen-dışı, sokaktaki siyaset pratiğinin edinilmesi bakımından, Türkiye toplumsal-siyasal hareketlerine bir ufuk açmıştır, bir siyasal imkanın mevcut olduğunu öğretmiştir. Buna mukabil, Direniş’in sönümlenmesinden bu yana, Direniş’le eşzamanlı kazanılan kitlesel politizasyonun yerel seçim tartışmalarına ve stratejilerine odaklandırılması, Gezi’yi bekleyen en ciddi tehlikenin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bu da, Gezi’nin düzen-dışı siyasal karakterinin ‘düzen-içi’leşerek, rejim içinde massedilmesi demektir. CHP-HDP veya Sarıgül-SSÖ tartışması, bu bakımdan, Türkiye solunun öncülüğündeki bir özgürleşmeye (emancipation) katkıda bulunmak bir kenara, onun legal siyaset alanının içine, üstelik Gezi gibi bir deneyimden sonra, tekrar hapsolmaktan başka bir işlevinin olmadığı da açıktır. Bu da bizi, Alfonker’in yaptığı doğru klasifikasyonun 3. pozisyonuna götürüyor.

Müstakil ve özgürleştirici bir sol siyaset, ancak ve ancak, düzenin içine hapsolmuş siyasal kodların yıkımıyla kurulabilecek, inşa edilebilecek bir orta-uzun vadeli projeksiyon öngörür. Legal siyaset ise, ancak bu projeksiyonun toplumsal-siyasal veçheleriyle zemine oturmasından sonra, karşı-hegemonya stratejisi içinde kendine pragmatik bir yer bulabilir. Aksi halde, henüz herhangi bir zemine oturmamış, yukarıda yakındığımız üzere herhangi bir somut kazanım elde edememiş Gezi Direnişi’nin henüz emekleme aşamasındayken legal siyasete tahvil ediliyor oluşu, herhangi bir kurucu ve/veya (AKP’yi) önleyici stratejinin imkan haline gelmesine yol açmaz, tam aksine, kazanılan politizasyonun her iki pozisyonda da, anti-AKP veya ‘kurucu sol’ iddiaları altında rejimin düzen-içi siyaset mekanizmasında kaybedilmesine neden olur.

Buna benzer bir durum yakın zamanda, 2012 cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Fransa’da yaşanmıştı. Sarkozy’nin politikası ve hegemonya stratejisi, AKP’ninki kadar etkiye ulaşamasa da bunaltıcı ve tiksinti vericiydi; buna mukabil gelişen toplumsal rahatsızlık, düzen-içi siyasal yollarla cumhurbaşkanlığı seçiminde ‘sosyalist’ François Hollande’ın desteklenip seçilmesiyle massedilmişti. Şu anda başta Front de Gauche (Sol Cephe) olmak üzere, düzen-içileşen sol siyasetin, bir türlü o düzen-dışı, devrimci siyaseti örgütleyememesi, hatta vergilendirme politikalarına karşı son yapılan mitingde popülist Front de Gauche’un “Vergi ödemekten onur duyarız – Adil olduğu müddetçe!” yazılı pankartlarla burjuva siyasetinin gitgide batağına saplanmış olması bizlere ders olmalıdır.

Öte yandan, bir parantez de HDP’ye değil ama özel olarak SSÖ’ye ve onun ‘şahsında’ uzlaşarak kendini-kurmayı umut eden sol siyasal projeksiyon için açmak gerekiyor. SSÖ, milletvekili seçildiğinden bu yana yıldızı gitgide parlayan bir eski-devrimci. Çoğunlukla sempati toplayan ‘nüktedan’ üslubu, konuşma biçimi, fıkraları, vs. ile halk nezdinde epey sempati toplamış olsa da, bu onun Türkiye sol-sosyalist siyasetinin bir karikatürü haline gelmiş olduğu gerçeğini perdelemiyor, ne yazık ki. Üstelik Gezi Direnişi esnasında, Direniş’in en büyük kamusal figürü haline gelmesi, Gezi Parkı’nın (bir ölçüde İhsan Eliaçık’la birlikte) assolist yıldızına dönüşmesi, kısaca, Gezi Direnişi’nin bütünlüğünü kendi şahsiyetinde cisimleştirmesi çok büyük tehlikeler arz ediyor. Bu durum, SSÖ’nün tercih ettiği bir şey olmayabilir, ama kendisinin medyatize olması, ‘ekrana uygun bir tip’ oluşu, İdris Naim Şahin gibi üstüne şimşekleri çeken devletlûlara kolay yoldan manili ‘ayarlar’ vermesi, vs. ile şöhreti gitgide artarken, Gezi’nin de kolektif eylem ve politizasyon unsurlarının merkeze çekilmesi, düzen siyasetinin kodlarına tahvil edilmesi gibi noktalarda yine düzen tarafından başarılı bir şekilde enstrümantalize edildiğini göz ardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla, böyle bir figür üzerinden, müstakil bir sol siyaset kurmak, zaten ancak naif bir ‘çocukluk hayali’ olarak kalabilir, daha kötüsü kıpırdanmaya başlamış Türkiye sol siyasetinin (özellikle de Kürt siyasetine yedeklenmemiş ama onunla senkronize gitme derdindeki sosyalistlerin) Gezi sonrası yeniden massedilmesi tehlikesini taşıdığı konusunda uyanık olmalıyız. Unutmamalı ki, burjuva düzeni, (potansiyel veya mevcut) devrimci-olanı kapsayabilmek için oldukça gelişmiş stratejiler ve araçlar kullanır.

Sonuç olarak, AKP’nin geriletilmesi/durdurulması noktasında, Sarıgül’ün adaylığının desteklenmesinin, SSÖ’nün desteklenmesinden daha ‘rasyonel’ olmasa da daha ‘pragmatik’ durduğu ortadadır. Fakat bu yola başvurulmasının sol-içi herhangi bir kapsamlı programa, stratejiye alet edilmeden, bu hamlenin pragmatik oluşunun altı her türlü kamusal ortamda çizilerek gerçekleştirilmelidir. Sarıgül’ün seçilmesinden veya AKP’nin durdurulmasından kendi başına bir sol-sosyalist siyaset çıkmaz. Sol-sosyalist siyaset, kendi kendisini inşa etmek zorundadır, ve bunun için tek yol, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, düzen-dışında açılan siyasal alanların genişletilmesinden geçer. Sarıgül hamlesinin başarıya ulaşması ise, ancak ve ancak AKP baskısının – o da bir ihtimalle – bir ölçüde azaltılmasına yol açar, ve bunun kendi başına herhangi bir ‘kazanım’ olacağını düşünmek acziyet belirtisidir. Sarıgül ise, tıpkı Topbaş ve AKP’li diğer belediyeciler gibi, ülke (ve hatta dünya sathında) uygulanan eşitsiz kentsel programların, ustalığını kanıtlamaya çalışacak ve ileride iyi bir başbakan olabileceğini ilgili sermaye bloklarına göstermekle kendini meşgul edecek bir belediye başkanı olabilir en fazla. Bu noktada solun desteğini bir mutabakat, konsensüs, vs. yoluyla almasının istenmesi, solun kendi köküne kibrit suyu dökmesinden başka bir şey değildir.

Ezcümle, yerel seçimlerin tartışma odağı acilen kaydırılmalı ve Gezi’nin bize sağladığı potansiyel, böyle bir düzen-içi siyaset hapishanesine mahkum edilmemelidir.

Advertisements