Yeni İki Kutuplu Siyaset: Suriye ve Hegemonya Savaşı

[Not: Bu yazı 28 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı ve çeşitli sebeplerden dolayı şimdiye kadar bekletildi. O dönemden bu yana Suriye’de dengeler bir miktar değişti: Irak-Şam İslam Devleti’nin yükselişi ve düşüşü; bu örgütün el-Kaide tarafından tasfiye edilme çabası; başarısızlıkla sonuçlanan II. Cenevre Konferansı’nı, FED’in 29 Ocak 2014’teki açıklamasıyla ABD’ye geri dönmeye başlayan sermayenin “gelişmekte olan”, kırılgan ekonomilere yaptığı etki;  Türkiye’nin Suriye’de mücahidlere yaptığı silah yardımı; ABD’nin İran’la başlattığı müzakereler; yine ABD’nin Suudi Arabistan’la yakın zamanki temasları; Katar’ın değişmekte olan stratejisi ve Körfez Kulübü’ne geri dönme süreci; Türkiye’de AKP ile Gülen Cemaati arasındaki husumetin açık bir savaş halini alarak bir tür “devlet krizi”ne yol açması; … gibi birçok gelişme yaşadık. Bütün bunları hesaba katarak bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Ama bunların dışında, bölgede değişmeyen bir şey var ki, o da dünya ölçeğindeki “hegemonya savaşı”nın bölgedeki tezahürü. Bu bakımdan yazı aslında bu kavramla ilgilenmektedir daha ziyade. Daha sonra burada yazdıklarımın üstüne koyarak daha geniş çaplı bir yazı yazma niyetinde olduğumu söyleyerek bu notu bitireyim.]

Uluslararası güçler düzleminde dünya ahvaline şöyle bir nazar fırlatıldığında, fark edilecektir ki, dünya şu anda en az Soğuk Savaş dönemindeki kadar çift kutuplu bir yapıya geri dönmüş durumda. Bir tarafta ABD, İngiltere, Fransa, biraz daha geride dursa da Almanya, ve diğer liberal-demokrat kapitalist ekonomiler; diğer tarafta ise kısaca BRICS olarak bildiğimiz, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi otoriter rejimler veya “sorunlu” demokrasiler altında işleyen kapitalist ekonomiler.

Giovanni Arrighi, kapitalizmi sermaye birikim çemberlerine göre dönemselleştirirken dört safhadan söz ediyordu: ilki, kapitalizmin ortaya çıktığı Ceneviz bölgesinde gerçekleşen sermaye birikimi; ikincisi, Ceneviz’den Hollanda’ya bankacılık ve finans yoluyla taşınan sermaye birikimi; üçüncüsü, Hollanda’dan İngiltere’ye göç eden sermaye birikimi; dördüncüsü ise, nihayet ABD’de temerküz olan sermaye birikimi. Bu şablona göre, sermaye birikiminin en yoğun ve asli olarak gerçekleştiği coğrafya, uluslararası güçler dengesinde de hegemonik bir konuma sahip olmaktadır. Şu anda, hâlâ, ABD’nin bu güçler dengesinde hegemonik bir statüde bulunduğunu belirtelim ama işin rengi BRICS ekonomilerinin, bilhassa Çin’in elinde muazzam ölçeklerde biriken sermaye ile birlikte değişmeye yüz tuttuğunu da ekleyelim.

Dolayısıyla, aslında içinde bulunduğumuz dönem, bir hegemonya savaşının süregittiği bir tarihsel döneme işaret etmektedir. Soğuk Savaş sonrası yükselişe geçen ABD hegemonyasının ve buna paralel olarak 10 yıl içerisinde oluşan “yeni dünya düzeninin” neticede yepyeni bir kutupluluk doğuracağını kim kestirebilirdi? Yeni dünya düzeni, işbu kutuplu siyasal manzaranın ta kendisidir, ve bu durum öyle gözüküyor ki, içinde bulunduğumuz kritik süreç içerisinde olduğu gibi, daha çok defalar kendisini ifşa edecektir. Dediklerimizi biraz açalım.

Arap Baharı’nın ve ardılı gelişmelerin yarattığı yeni Orta Doğu tablosu içinde, sözünü ettiğimiz hegemonya savaşı ve yeni dünya düzeni, kendini en kristalize biçimde Suriye’de göstermektedir. Suriye’deki ilk halk ayaklanmasının ardından gelişen “iç savaş”ın, kısa süre içerisinde Baas otoriteryanizminin son kalesi olan Esad rejimine yönelik bir “proxy savaşı”na (“temsili savaş” olarak Türkçeleştirilebilir) dönüşmesi bunun açık bir göstergesidir. Bir tarafta “muhalifler” adına örgütlenmiş bulunan Özgür Suriye Ordusu ve onun parçalı yapısı altında bir araya gelmiş irili ufaklı milis gruplar; cihad perspektifiyle savaşa katılmış ve ÖSO’yla birlikte (ama kimi zaman ÖSO’yu da ezerek) savaşan Selefi el-Nusra Cephesi; rejimin müdafaasına kendini vakfetmiş olan Suriye Ordusu; ve bölgedeki Şii-Alevi gücünün boğulmasına izin vermemek üzere Suriye Ordusu’na yardım için savaşa giren Hizbullah. Bu güçlerin hepsi, doğrudan veya dolaylı destek ve yardımlarla 2 yılı aşkın bir süredir kanlı bir savaş yürütmekteler. ÖSO ve ÖSO görüntüsü altındaki milis gruplar başta Batı bloku ülkeleri, Türkiye, Katar gibi liberal-demokrat rejimler ve/veya bu rejimlerin destek verdiği “ılımlı İslam” olarak tariflenen rejimler tarafından desteklenirken; Selefi/cihadçı “radikal İslamcı” olarak tariflenen gruplar ise başta Suud rejimi olmak üzere, Körfez’in petro-dolarlarıyla finanse edilmekte. Diğer yandan, Lübnan merkezli ve Lübnan Ordusu’ndan daha büyük bir güç olan Hizbullah’ın İran tarafından başta İsrail’e karşı cihad bayrağını dalgalandırması için destekleniyor oluşu bilinmekteyken; mevcut Esad rejiminin ve ordusunun ise yine İran, Rusya ve Çin tarafından kollanmakta olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu esnada, İsrail’in Hizbullah’a, İran’a ve dolayısıyla da Suriye’ye karşı Amerikan müttefiki bir tehdit olarak insansız hava araçları ve donanımlı ordusuyla güneyde hazır ve nazır beklediğini ve kimi zaman Suriye topraklarını vurduğunu unutmamak gerek.

O bakımdan, Suriye’de yaşanan 2.5 yıllık kanlı pazarı esasen iç savaş görünümlü bir temsili savaş olarak nitelemek, ve bunun da dünya üzerindeki hegemonya savaşının kritik bir halkası olduğunu belirlemek gerekmektedir. Hegemonya savaşı, bu anlamda, yalnızca mevcut durumda sermaye birikiminin merkezinde olan hegemonik güçlerle, bu güçleri zorlayan ve oldukça insafsız bir şekilde emeğin artı değerine el konarak gerçekleşen yeni sermaye mekânlarını tutan yükselişteki güçler arasındaki bir iktisadi savaş olarak görülmemelidir. Zira bu savaşın bir başka cephesinde de “değerler savaşı” cereyan etmektedir. Liberal-demokrasi kılıfıyla örtülmüş, gitgide müstebitleşen ama kendilerini açık toplum olarak sunan rejimler, karşılarında bu sefer sosyalist değil ama istibdatları örtülmeye ihtiyaç duyulmayan, toplumsal eşitsizliğin artık hızının diğer kutuptakilere çok daha yüksek olduğu rejimler bulmaktalar.

Böylesi bir kutuplaşma içerisinde, Orta Doğu’daki pozisyonların esasen bu iki kutbun temsilcisi en büyük güçler olan İsrail ve İran üzerinden şekillendiğini söylemek mümkün olacaktır. Örneğin Türkiye, İsrail kadar Batı’yı temsil etme imkânına sahip değildir; veyahut Amerikan müttefiki Suudi Arabistan’ın yalnızca bir müttefik sıfatıyla bölgede pozisyon aldığı, temsilci hüviyeti taşımadığı açıktır. Diğer kutupta ise İran’ın, rejimi derin bir siyasi kriz olmaksızın işleyen mevcut tek temsilci ve müttefik olduğu belirlenebilir.