Demokratik İslam Kongresi girişimi hakkında bazı notlar – 2

Öcalan’ın çağrısıyla başlatılan Demokratik İslam Kongresi nihayet toplanıyor. Bu konuyla ilgili birincil ve temel eleştirilerimi şu yazıda yapmıştım. Burada da, oradaki bir takım eleştirileri genişletmeye, bazı kavramları ve meseleleri açmaya çalışacağım. (Bu yazıdaki tartışmalar, FriendFeed’deki hesabımda yapıldı.)

Önceki yazıda geçen İslam’ın siyasal alana hapsedilmesi meselesinden kastımı biraz açmalıyım: Avrupa’da Aydınlanma’nın kulüpleriyle birlikte oluşmaya başlamış kamusal alan ve onun zaman içerisindeki dönüşümü, bu kulüplerin sonra politik partilere dönüşmesi, buradan ayrı ve özgül bir siyasal alanın çıkması, siyasetin bu siyasal alanla sınırlandırılması ve giderek siyasal alan olarak tariflenen soyut mekanın dışında kalan her şeyin siyasetten dışlanması temel derdim. Modern liberalizmin amentüsü bana kalırsa bu hayâli (‘fictitious’) siyasal alanın, gerçekliğe kendini dayatması üzerinedir. Hele ki bütün parlamentarizmler bu siyasal alanın korunumu, siyasetin bu sınırlar içinde yapılması üzerine mütabakat halindedirler. Modernlik bu bakımdan çeşitli alanlara bölünmüştür: kamusal alan, özel alan, siyasal alan, toplumsal alan, ekonomik alan, vs. Bunlar arasında yoğunluğu değişen düzeyde belirli bir ilişki öngörülüyor olsa da (siyasal iktisat gibi), aslen alanlara özerklik atfedilir ve böylece alanların teknikleştirilmesi, uzmanlaştırılması, vs. mümkün olur.

Dolayısıyla, İslam’ın “demokratikleştirilerek” herhangi bir şekilde özgürleştirici olduğu söylenen herhangi bir demokratik politik oluşuma dahil edilmesi, tam da demokrasinin (antik veya modern) siyasal alan ile olan göbek bağından dolayı, o totalitenin parçalanmışlığını (ve parçalarının yabancılaşmasını) yeniden üreteceğini, bu sebeple de o özgürleşmenin daha baştan ketleneceğini, İslam’ın da bu bakımdan yalnızca bir araca dönüşeceğini söylüyorum. Bu anlamda “siyasal alan”, siyasetin aslında geniş anlamıyla güç ilişkilerinden mürekkep olan ve bahsi geçen bütün o parçalanmış alanları aslında aşan karakterinin tanımlanmış bir mıntıkaya indirgenmesini ifade ediyor. Yazıda önem atfettiğim “siyaset alanı” ise, buna karşılık, yeni/yenilenmiş/yeniden tanımlanmış siyasal araçların, siyasal öznenin elinde işe koşulduğu siyasal imkanlar bütününü tanımlıyor. İslam’ın tarihselleştirilmiş bir kavrayışıyla yenilenmiş bir araç olarak özgürleştirici siyasal öznenin elinde yeniden tanımlanması, bana kalırsa böyle bir siyaset alanını açabilir, buradan imkanlar doğabilir.

Felix‘in de başka bir noktadan tartışmaya müdahalesi oldu. Ona göre, kabaca özetlersek, “ruhsuz dünyanın ruhu” olabilecek türden ama siyasallaşıp kurumsallaşmamış bir İslam yorumunu ortaya koyabilecek bir Sünni alimin ol(a)maması, İslam ile özgürleştirici bir siyaset arasındaki bağın daha en baştan sakatlanmasına neden oluyor. Yine ona göre, burada İslam’ın tarihselleştirilmesi olarak ifade ettiğim girişimin de pek bir anlamı olmayacak yönünde.

Felix’in dediği türden bir İslam yorumunun, yani ruhsuz dünyanın ruhu olacak, ezilenin (ve sömürülenin) özgürleşmesine imkan verecek bir tini vücuda getirecek bir İslam yorumunun da ancak İslam’ın tarihselleştirilmesinden (tarihsel yorumundan) çıkabileceğini düşünüyorum. Bu biraz da, yine, İslam’ın ve İslam coğrafyasındaki siyasetin tarihiyle alakalı bir mesele. Yukarıda kısaca söyleyip geçtiğim o Batı’daki burjuva siyasal alanının zuhur edişi ile Doğu’daki siyaset mefhumunun evrimi paralellik göstermiyor. Ne zamana kadar? Modernitenin sorunlu bir şekilde bu İslam coğrafyasına girişine kadar. Batı’dan sonra bu coğrafyada da o siyasal alan, bu sefer çok daha zorlama bir şekilde, ve epey büyük çelişkilerle birlikte ortaya çıkıyor; ama beri yandan gündeliğin içindeki siyaset, ekonomi, toplumsal ilişkiler, vs., çeşitli İslam yorumlarının da artık bölgesine göre sahip olduğu meşruiyet çerçevesinde üretilir ve yeniden üretilir kalmaya devam ediyor. İslam’ın en motamot, en takoz, en metne sadık yorumu olan Selefiliğin, bütün bu mevcut toplumsal çelişkiler bağlamında kolaylıkla çevre-cemaat bulması, mülksüzleştirme yoluyla birikimin (‘accumulation by dispossession’), katliamların cihad yoluyla gerçekleşmesi, ve bunun bu kadar kolayca imkan bulması, derinlerde kalan bu İslam’ın siyasal karakteriyle yakından ilişkili.

İslam, bu bakımdan, aslında, ortaya çıktığı dönemde henüz oluşmaktan çok uzak olan parçalanmış alanların bütünlüğüne, o bütünlüğü içerisinde egemen olabilmesiyle devrim yapmış ve yayılmıştı. Şimdi ise İslam’ın yeniden yorumlanması çabaları, hatta reform arayışları, bu tarihsel gerçeği göz önüne almaktan uzak bir şekilde yapılıyor. Bu yolla bir ruh, bir tin oluşmaz, oluşamaz. Oluşamayacağı için de, öyle bir durumda, İslam’a geri dönmenin de bir manası yok. Misal Türkiye örneğinde konuşacak olursak, örneğin Kemalizmin yapamadığı/başaramadığı o yüzünü Batı’ya çevirmiş ama tamamlanamamış tarihsel dönüşümün eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyordu ki, bugünkü çelişkiden, yani siyasetin modern düzeyde parçalı hali ile geleneksel düzeydeki kapsayıcı hali arasındaki çelişkili deneyiminden kurtulmuş olabilirdik. Bu olmadı; olmadığı için de İslam ve siyasal olanın geleneksel epistémè‘si hem Türkiye’de, hem de İslam coğrafyasında geri dönüp duruyor. O halde başka bir yol izlemek gerek. O yol da, bana olsa olsa İslam’ın tarihselleştirilmesi (özel olarak da kelam ilminin tarihselleştirilmesi) yoluyla mümkün olabilir gibi geliyor.

Bu arada Batı’da mekanın mutlaklığının parçalanarak soyutlaşması ile ilgili tarihsel süreç için Henri Lefebvre’in Mekanın Üretimi kitabına bakılmasını tavsiye ederim. Mekanın o mutlaklığından koparılması ile bu bahsini ettiğim soyut (siyasal, ekonomik, kamusal, toplumsal) alanların oluşumu arasında da elbette yakın bir ilişki var. Bu tamamen kapitalizmin yükselişiyle ilgili bir durum; burjuva toplumunun oluşumunun tarihidir zira bu durum. Bilenler bilir, Machiavelli’ye, yani bu sürecin bir adım öncesindeki son büyük siyaset felsefesine daha yakından bakalım, bunu daha iyi kavrayalım dememdeki ısrarım da, o dönemde bütünlüğün henüz korunduğu ve Batı ile Doğu’daki siyaset epistémè‘sinin henüz bu ölçüde ayrışmadığı bir kavrayışın ilerisi için işimize çok yarayacağını düşünmemden ileri geliyor. Marx’ın özellikle de siyasal iktisadın eleştirisiyle bizi uyarıp gözümüzü açmaya çalıştığı, Gramsci’nin Machiavelli yorumuyla siyaseten aşmaya çalıştığı bu parçalılık durumu ortadan kalkmadan, burjuva dünyasının epistémè‘sinden kurtuluş olmayacak.

Son olarak, başka bir yerde, Demokratik İslam Kongresi’ne yönelik eleştirileri toptan ve basitçe Oryantalizm diye yaftalanması sebebiyle şunu yazmıştım:

Oryantalizm filan yapmıyoruz, Demokratik İslam Kongresi özelinde Öcalan’ın meseleyi pragmatik gördüğü iddiası da tutarlı bir eleştiri. Zira, evet, Öcalan’ın Ortadoğu’da demokratik bir kompozisyon arayışında olduğu özellikle de yakalandığı zamandan beri yaptıklarında ve yazdıklarında mevcut; gelgelelim bu “demokratik” arayışın kendisinde bir sorun var, arayışın bizzat kendisinin demokrasi olmasında bir sorun var, ve günümüz koşulları dahilinde (demokratik) İslam diye belirlemeye çalıştığı şeyde de yine İslam’a demokratlık atfetmesi sebebiyle bir sorun var. Bu sorunun, İslam’ın gerçekten demokratik olup olamayacağına ilişkin esas “oryantalist” tartışmadan değil, demokrasinin kendisinden kaynaklandığını söylüyorum. Yani yapılan suçlamanın tam aksine, İslam ile demokrasiyi, bunların birbirine içkin olup olamayacağına yönelik tartıştırmanın kendisi oryantalizmdir. Buna İslam’ın “özünde” demokrasi bulan cenah da, İslam’ın asla demokratik olamayacağını söyleyen cenah da dahildir. Diğer yandan, İslam’ın “Reformasyonu” denilen şey — ki evet, Öcalan’ın öyle bir niyeti yok değil — Öcalan’ın demokratik modernite projesinin bir sac ayağı olacak şekilde tasavur edilen “demokratik İslam” kavrayışıyla taktik seviyesine getirmekle, mevcut Selefi işgal ve tehlikesinin, bu ek olarak AKP nüfuzunun (hatta Gülen Cemaati gibi yabani ot misali her yerden bitebilen örgütlenmelerin) karşısında arızi bir savunma mevzii açmakla gerçekleşebilecek türden bir büyük tarihsel hamle olabileceğini düşünmek bana en hafif tabiriyle naif geliyor. Bugün “demokratik İslam” taktik açıdan işe yaradı diyelim, Selefi işgalinin ve hatta AKP nüfuzunun püskürtülmesine yaradı, hatta hatta –fantazinin ucu bucağı yok nasılsa– Demokratik Kürdistan da kuruldu bir şekilde diyelim; yarın bambaşka reelpolitik koşullarda, bambaşka tehditler, işgaller, vs. altında ne tür bir İslam reformasyonu gerekecek o halde? İslam bu kadar Reformasyonu kaldırır mı? – diye bir sorar insan kendi kendine. Hadi her şeyi geçtim, İhsan Eliaçık gibi tipler bu Reformasyonun Luther’i mi olacaktır, Müntzer’i mi olacaktır? Hadi bu isim mevzuunu geçelim de, asıl derdimi tekrar özetleyeyim: “İslam, demokrasi ya da demokratik İslam söylemi dolayımıyla taktiğe indirgeniyor ve bu bir yanlıştır; ancak uzun vadeli ve tutarlı bir stratejinin parçası olabilir ve olmalıdır. yoksa bugün bu taktiğin işe yarayacak kısımları, yarın öbür gün bumerang gibi geri dönebilir, zira özel olarak İslam, genel olarak bütün dini meşruiyet kaynaklarının doğası budur.”

Vaktiyle dinlerin nötr birer silah olduğunu söylediğim bir tartışma vardı, oradan da şunu alıntılayayım: “Dinin siyasete alet edilmesinin mevzu yapılması çok abes geliyor. Din zaten siyasetin bir yüzüdür, kimi zaman bir aracıdır, kimi zaman kendisidir. Bazısı seküler saiklerle dinin siyasete alet edilmesini sorun eder, bazısı diğer taraftan dinin içinin boşaltıldığını iddia eder. Halbuki din, siyasal bir silahtır ve her silah gibi nötrdür. Nereye ve kime doğrultuduğu önemlidir.”

Bu görüşümün hala arkasındayım, dolayısıyla İslam’ın herhangi bir şeye aracı edilmesini, hatta gayet pragmatik kullanılmasını filan sorunlu bulmuyorum; ama bunu olası sonuçlarından bağımsız bir şekilde taktiğe indirgemenin geri dönüşünün hesaba katılması gerektiğini, o bakımdan strateji (ve manevra savaşı yerine pozisyon savaşı) dahilinde araçsallaştırılması gerektiğini düşünüyorum.