Suriye Savaşı’nda üçüncü form: IŞİD’e karşı savaş

iraq455041980

Türkiye’nin Suriye sınırında operasyon yapan Rus jetini düşürmesiyle ister istemez zihinlerde “savaş patlıyor mu?” sorusu oluştu. Savaşa dair genel kavrayış, egemen güçler arasındaki doğrudan askeri muharebe olduğu için, bu soru hem yerinde, hem de yersiz. Yerinde, çünkü Suriye’de yıllardır devam eden kargaşa düşürülen Türkiye ve Suriye uçaklarını saymazsak, ilk defa büyük güçlerden birinin bir bölgesel güç tarafından hedef alınmasına sahne oluyor. Bunun sonuçları neler olabilir, bu soruyu sonraya saklıyorum.

Bu soru bir başka yönüyle yersiz. Çünkü Suriye’de yıllardır devam eden kargaşanın kendisi bir savaş, bu savaş iki temel form buldu bu süreçte: iç savaş ve vekalet savaşı. Fakat özellikle son 2 senedir, vekalet savaşının limitlerine gelinmiş durumda ve bu limitler, savaşın yeni bir form kazanmasını zorunlu kılıyor: Suriye ordusu bitkin ve askeri kapasitesinin sonuna gelmiş; başlarda kimsenin ciddiye almadığı IŞİD teritoryal egemenlik tesis etmiş ve uluslararası hukukta devlet olarak kabul edilmemesinin tek sebebi hukuken tanınmıyor oluşu; “ılımlı muhalifler” eğit-donat türü programların başarısızlığıyla ve bilhassa toplumsal alanda örgütlenememeleri nedeniyle birer birer IŞİD tarafından yutulmuş; el-Nusra aldığı hem IŞİD hem de Esad karşıtı pozisyon nedeniyle geniş bir ittifak ağı örebilmiş… Ve nihayet, vekalet savaşı öyle bir şekilde ilerliyor ki, sahada mutlak bir kazananın olmayacağı ayyuka çıkmış.

Bu zorunluluk karşısında, vekalet savaşına taraf olan büyük güçler arasında doğrudan ilk güç tartısına çıkış, sanıyorum 2013 yazının sonlarına tekabül ediyor. Hatırlayalım, o dönem Rus savaş gemileri ilk defa — Sovyet döneminden bu yana ilk defa –Doğu Akdeniz’de görülmeye başlanmıştı. Hem iç savaşın, hem vekalet savaşının sıkıştığı bu tarihlerde, bu sıkışmadan çıkış, açık bir şekilde büyük güçlerin askeri varlıklarının karşı karşıya gelerek, bu iki savaş formundan daha konvansiyonel bir savaş formuna geçişi olasılıklar dahiline getirmişti. Daha açık konuşacak olursak, 2013 sonlarında prematüre bir dünya savaşının eşiğine gelinmişti.

Fakat ne olduysa oldu, bu “tehlikeli” çıkıştan bir anda dönüldü ve başarısızlıkla sonuçlanacak olan Cenevre II Konferansı ile siyasi müzakereler dönemi başladı. Ve bu süreçte IŞİD, o vakte değin hiç olmadığı kadar büyük bir ivmeyle büyüyerek Suriye iç savaşının en büyük gücü konumuna geldi. IŞİD büyüdükçe iç savaş daha karmaşık bir hal almaya başlarken, vekalet savaşı ise önemli ölçüde anlam kaybına uğradı. Zira belirli bir noktadan sonra, IŞİD vekalet savaşındaki unsurların birinci dereceden hasmına dönüştü. Suriye Ordusu’ndan Hizbullah’a, el-Nusra’dan Özgür Suriye Ordusu’na ve kuzeyde Kürtlere kadar (ki Fırat’ın hem doğusunda hem batısında, hem Suriye’de hem Irak’ta, hem PYD hem de Peşmergeler ile IŞİD’le karşı karşıya geldiler), vekalet savaşına angaje olmuş bütün güçler için en büyük tehdit, artık IŞİD demekti.

Vekalet savaşı bu şekilde anlam kaybına uğrarken, savaş alanındaki vekalet güçleri arasındaki husumet elbette kaybolmadı. İç savaş devam ediyordu fakat öncelik değişmişti: artık bir taraf için muhalifleri, diğer taraf içinse rejimi yenmek değildi öncelik; öncelik, IŞİD’in teritoryal egemenliğine kesin olarak son vermek olmuştu. Bu amaç için tavır alma işi nedense gitgide gecikirken, ancak 2015 yazında nihai bir strateji oluşturuldu ve bu amaç doğrultusunda Atlantik/NATO bloku bir IŞİD karşıtı koalisyon kurdu. Rojava’daki PYD varlığını birinci derecede güvenlik tehdidi olarak algılayan Türkiye, ABD’yle bir pazarlık neticesinde, kendi özerk Türk-usulü teröre karşı savaş programını PKK’ye karşı başlatırken, diğer taraftan İncirlik ve diğer üslerin kullanımına müsaade ederek IŞİD karşıtı koalisyon içinde de (Tolga Tanış’a göre sembolik olsa da) yer buldu.

Atlantik/NATO blokunun hamlesine, vekalet savaşının diğer unsurlarının hamisi olan Rusya ve İran (ve daha dışarıda durmakla birlikte, Çin) öncülüğünde oluşan Avrasya bloku, Doğu Akdeniz’de daha büyük askeri varlık ve Lazkiye üssüne Rus savaş uçaklarının kurulmasıyla yanıt geldi. İncirlik’e karşı Lazkiye formülü, bölgedeki dengeyi yeniden kurdu. Halen egemen bir devlet olan Suriye hava sahasında sınırsızca faaliyet yürütme hakkıyla, Rusya, çekingen ve seyrek gerçekleşen (ve daha ziyade Suriye ve Irak’taki çeşitli stratejik Kürt mevzilerini IŞİD’den korumaya yönelik) Amerikan sortilerine çok daha güçlü bir yanıt vermiş oldu. Halihazırda bu Rus hava güçlerinin faaliyetleri devam ediyor, ve bu faaliyetler, bugün Rusya ile Türkiye, ve bir üst düzeyde Atlantik ile Avrasya blokları arasında bir anlaşmazlığa neden olacak bir dereceye ulaştı.

(Burada geçerken bu iki blokun, daha en başından beri Suriye’deki savaşı bir hegemonya savaşının uzantısı olarak tanımlamış olduklarını not edelim ve meselenin askeri boyutunu önceleyen kısmına dikkat çekelim.)

Demek ki şu tespiti yapabiliyoruz: vekalet savaşının ardında iki geniş blok mevcut ve bu iki blok, Suriye’deki iç savaşın gelmiş olduğu aşamada, her biri kendi hesabına olacak şekilde iki tane IŞİD karşıtı koalisyon kurulmuş vaziyette. IŞİD’in varlığı, bunu zorunlu kılmıştır, zira IŞİD, vekalet savaşının limitlerine ulaşıldığında, o vekalet savaşı formunun evrilebileceği bambaşka bir savaş formu yaratmıştır: IŞİD’e karşı, yahut başka deyişle “teröre karşı savaş”. IŞİD terörüne karşı savaşın meşruiyetinin asla sorgulanamayacağı bir uluslararası konjonktürde, bütün dünya artık IŞİD’le savaşmaktadır, ve Suriye’deki iç savaşın gidişatı, vekalet savaşı tıkanmasını aştırabildiği ölçüde, bu cihetten olacaktır.

Suriye İç Savaşı ile birlikte görüyoruz ki, artık savaş, teritoryal egemenlik sahibi güçler arasındaki konvansiyonel savaş olarak belki de bir daha hiç zuhur etmeyecek. En azından, bunca gelişkin silah sanayiinin domine ettiği büyük ordular arasında. Afganistan ve Irak’taki hezimetlerden sonra, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra yaşanmakta olan ama özellikle Suriye’de yaşadığımız deneyim, insanoğlunun savaş tarihinin de kesin bir şekilde dönüşmesi anlamına geliyor olabilir. Belki Mısır’da böylesi bir deneyim çok pahalıya patlayabilirdi; yahut Mısır’ın kendi siyasal dengeleri, özellikle de asker-sivil arasındaki güç dengesizliği, oradaki teritoryal stabiliteyi korumaya almak üzere, uluslararası destekle birlikte devreye girmiştir diyebiliriz. Her halükârda, Suriye’nin hem toplumsal formasyonu, hem de siyasal yapısı, insanoğlunun bu yeni icadı olan savaş formu için en elverişli şartları sunuyordu.

Gelelim baştaki soruya… Türkiye ile Rusya arasında savaş çıkar mı? Yahut, Rus jetinin düşürülmesi ne gibi sonuçlar ortaya koyabilir? Suriye’de IŞİD üzerinden gelişen bu yeni savaş formu, diğer formların kullanışsızlığına veya konvansiyonel savaşların miadının dolmuş olduğuna dair kesin bir şey söylemiyor. Bunların arasında, konvansiyonel savaş, “sürdürülebilirliği” açısından, İkinci Dünya Savaşı’ndaki tahribatın çok ötesinde sonuçlar doğurabilme kapasitesinden dolayı muhakkak kaçınılacak bir gelişmedir. Bunun yanı sıra, Türkiye gibi bir bölgesel gücün, Rusya gibi bir büyük gücü vurmasını mümkün kılan mantık (her türlü siyasi analizden soyutlayarak konuşursak) meşru egemen güçlere yönelik teritoryal ihlallerin mevcut uluslararası hukuk tarafından kesin biçimde yasaklanıyor oluşudur. Eğer burada Rusya’nın Türkiye sınırını ihlal etmesi gibi bir durum söz konusu değilse şayet, bu BM nezdindeki incelemeler sonucu açığa çıkartılır ve Türkiye mahkum edilir. Tersi durum ise Rusya için geçerlidir.

Dolayısıyla, meşru egemen güçler arası bu türden bir husumet, muhtemelen konvansiyonel bir savaşın çıkmasından ziyade, halihazırda süregiden IŞİD-karşıtı savaşın iç dinamiklerini belirlemek üzere bir etkiye sahip olacaktır. Bu anlamda, Türkiye’nin Rus jetine yönelik böylesi bir saldırıyı (yahut müdafaayı), içinde bulunduğu Atlantik/NATO blokunun büyük güçlerinden bağımsız yapamayacağı aşikârdır. BM Güvenlik Konseyi’ne durum intikal ettiğinde tablo daha da netleşecektir.

Advertisements