saint brûleur

Kalk ey lanetle damgalanmış aç ve çıplak mazlum dünya!

Month: April, 2016

Laiklik tartışmaları hakkında kısa not

meclis-baskani-ismail-kahraman

Meclis Başkanı’nın pervasız açıklamasından sonra, laiklikle alakalı sert bir politik hattın çabucak geliştirilmesi kuşkusuz çok önemli ve değerli. Bu hattın olabildiğince sert, radikal ve “saldırgan” olması da, en azından bugünün koşulları itibariyle, kesinlikle icap ediyor. Fakat bu notu yazmama sebep olan meramımı dile getirmeliyim: Bu hat eğer bir saldırı değil de bir savunma hattı olacaksa, veya savunma hattına dönüşecekse, işler sandığımız kadar iyi gitmeyebilir. Savunma, ister istemez karşılığında şu veya bu şiddette bir saldırıyı göğüslemek anlamına geldiğinden, bu şiddetin büyüklüğüne göre küçük veya büyük mevzi kaybetme tehlikesini göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Mısır’da henüz Mursi iktidardayken, o soğuk duş etkisi yaratan “laiklik” konuşması, Erdoğan’ın siyasal projesi bakımından ilginç bir gösterge olarak duruyor hâlâ. Ve bugün, çıkan tartışmalar üzerine, Erdoğan’ın önce bu konuşmayı hatırlatması, akabinde de, tıpkı diğer AKP’li yetkililer gibi, laikliğin “ilga”sının söz konusu olmadığını ifade eden açıklamalar yapması, yukarıda bahsettiğim mevzi kaybetme tehlikesini hatırlatıyor. Üstelik, Meclis Başkanı’nın kendisi dahi, sanki iki gün önceki açıklamayı kendisi yapmamış gibi, yanlış anlaşıldığına ilişkin bir düzeltme yapma ihtiyacı hissediyor. Laikliği tartışmaya açamayacak kadar korkak mı AKP, ki bu manevraları yapma ihtiyacı hissediyorlar? Yoksa amaç, yeni anayasa ve başkanlık çerçevesinde, daha tali fakat uyarıcı etkisi yüksek meseleleri deşerek, muhalefetin laiklikle ilgili siyasal hattını, saldırı değil savunma hattına çevirmek olamaz mı? İşte bu soru bence kötümser ve kuşkuculukla meseleye yaklaşmamızı gerektiriyor.

Muhalefet demişken, CHP ve HDP’nin laiklik tartışmasıyla ilgili “yarım ağızlı” savunuları pek şaşırtıcı değil. HDP’nin topa isteksiz girmesi, Kürt hareketinin toplumsal tabanıyla alakalı ve bu sebeple doğal. Altan Tan’ın Ensar açıklamalarının şöyle bir özeleştiri isteğiyle geçiştirilmesi de solun hem KÖH’e yakın hem mesafeli duran iki farklı kesiminden insanlar için pek bir sürpriz olmadı. CHP ise kuşkusuz bir düzen partisi olarak, AKP’yle birlikte açılan İslamizasyon akıntısında kürek çekme konusundaki hevesini yitirmiş değil. Bu kronik hastalığı, ancak akıntının hızı kesildiğinde yenebilecek ve eski pozisyonlarına döneceklerdir. Şimdilik düzen İslamizasyondan memnun, CHP de en fazla o akıntının sol cenahına yakın yerden kürek çekiyor, hepsi bu.

Fakat laiklik eksenli muhalefet ciddi olarak parlamento dışında örülüyor, ve bu başlı başına olumlu bir gelişme. Komünist Parti çizgisindeki Aydınlanma Hareketi, bu laiklik tartışması başlamadan çok önce işbaşı yapmış ve KP de mücadele hattını en görünür şekilde buradan kuracağını açıklamıştı. Bugünkü laiklik eylemleri, bir ölçüde, buradan çıkan — henüz olgunlaşmamış — çabaların (ki bu çabalara Ensar, vb. gündemlerin katalizör etkisi oldu), sosyalist cenahta BHH bileşenleriyle ve başka sol örgütlerle teması sayesinde gerçekleşti. Bir bakıma, bu irili ufaklı örgütlerde çoğunlukla atıl ve işlenmiyor hâlde duran bir siyasal refleksi harekete geçirdi.

Bu refleksin savunmada kalmaması, hücum etmesi gerekiyor. Aksi durumda, hem Erdoğan Partisi’nin hem de AKP’nin en çok istediği şey olan başkanlık rejimi ve yeni anayasa tartışmalarını ciddiyetle yürütülmesi kapsamında, sözüm ona liberal bir kamusal tartışma kültürünün gereklerini yerine getiriyormuşuzcasına, bir tür tuzağın içine çekilme riskimiz çok büyük. Bu tuzağın içine ne kadar girersek, darbe o kadar derinleşir.

Bekleyelim, ve bizi zorla o kafese sokmaya çalışsınlar. Tuzağa kendimiz düşmezsek, bunu deneyecekleri çok açık. O zaman şartlar değişebilir.

Dokunulmazlık tartışması karşısında CHP ve HDP

Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tartışması kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Erdoğan’ın önerisiyle (talimatıyla) bu konu gündeme geldiğinden beri, Erdoğan stratejisinin sürekli olarak parlamentonun aleyhine işlediğini savunanlardan biri olarak, bu talimatın AKP grubunda nasıl bir etki yaratacağını merak etmiştim. Birkaç mızmızlanmadan sonra, “teröre destek veren vekiller” gibi büyük oynanan bir elin karşısında, o zamana dek parlamentarist eğilimi temsil eden Davutoğlu çizgisi, parlamentonun bu yolla müdahaleye çok daha açık bir hale gelecek olması fikrine doğru hızla yol alarak önemli bir pozisyon değişikliği yaptı. Bunun anlamı, Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki makasın kapanması olarak anlaşılmamalıdır. Gerçekte olan, Erdoğan partisi dışında duran AKP içinde ciddiye alınır bir parlamentarist eğilimin kalmamasıdır, ve bu yeni durum, süreç içindeki darbenin de bir belirleyeni konumundadır. Erdoğan’ın Anayasa hazırlanması sürecini daha yavaştan ele almasına mukabil, Davutoğlu’nun daha aceleden ele alıyor oluşu, yalnızca Davutoğlu’nun Mayıs ayında olabileceği söylenen baskın AKP kongresinde düşürülmesi korkusundan kaynaklanmıyor; detaylarına vakıf olamadığımız bir şekilde planlanan Anayasa ve başkanlık sisteminin, Erdoğan’ın öngörüsünden daha farklı bir şekilde hazırlanıp yürürlüğe sokulması ve nihai olarak Erdoğan’ın bu ve buna paralel ilerleyecek gelişmelerle etkisizleştirilmesi stratejisine de dayanıyor.

Bu düğümde, Davutoğlu stratejisinin işlerliği oldukça tartışma götürür vaziyette,* ve meclis muhalefetinin, bu arada meclis dışı siyasal ve toplumsal muhalefetin, meclisin dokunulmazlığı yönünde siyaset izlemesi ve bu yönde ciddiyetli ve güçlü ses çıkarması beklenirdi. Bu ne yazık ki istenen düzeyde olmuyor ve CHP, trajik bir şekilde, tıpkı Davutoğlu’nun oynanan elin büyüklüğü karşısında ürküp pozisyon değiştirmesi gibi, AKP ve MHP’nin arkasına dizilerek, “temiz siyaset” gibi çocukların güleceği bir göstermelik cumhuriyetçi erdem kılıfıyla, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet deme kararı alıyor. CHP’nin gidişatı görmemesi mümkün mü? Elbette değil; fakat, Davutoğlu stratejisi gerekli uluslararası onayları aldığı müddetçe, o stratejinin peşine düşmekte bir beis görülmediği ortada. Burada birkaç CHP’li vekilin aksi yöndeki çabasının, bu gelişmeyi engellemesi ise olası görülmüyor.

Bu süreçte HDP’nin pozisyonu daha ilginç ve “çelişkili” oldu. HDP, en başından beri, dokunulmazlıkların kaldırılmasını bir ilke olarak savunuyordu. Bu ilkenin, Erdoğan darbesi koşullarında ne kadar da şövalye ruhlu asil bir görüntüsü olduğunu ve yolsuzlukla suçlanan bakanların değil de meclisin gücünün aleyhine çalışacağını göremeyecek kadar naif ve çocuksu bulduğumu, yeri gelmişken, söylemek isterim. Fakat, mesele Erdoğan tarafından dile getirildiğinde alınan tavrın, bu ilkeden de bir ölçüde bağımsız değerlendirilmesi gerekiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesine herkesten önce HDP önderliği olur vermişti ve, aynı şövalye ruhuyla, hazırlanan fezlekeler aracılığıyla en başta kendilerine yönelik gelişecek bir tehdit karşısında yargılamaları ve (çok muhtemel) cezaları göze almıştı. Bugün aynı HDP, çok süre geçmeden, alenen ağız değiştirdi ve bu sürecin hukuki olmadığını, dahası başkanlık yolunu açacağını hatırlayıverdi. HDP’nin safdillikten siyasi bilince geçişi mi söz konusu? Kuşkusuz hayır. Bizim gördüğümüzü, sürecin gidişatını, HDP de en başından görüyordu; bugün bir yeni pozisyondan söz etmek mümkün. Bunu açalım.

10 Ağustos darbesi, parçası olduğu yeni ittifakların da gereği olarak, bir yıl kadar sonra yumruğunu Kürtlerin üzerine indirmeye başladığında, monolitik göremeyeceğimiz, çok-parçalı KÖH’ün bir kısım örgütleri radikalleşti ve bağımsızlıkçı çizgi kuvvetlendi, bir kısım ise daha az ölçüde radikalleşti fakat çözüm ve barış söylemini bırakmadı. Ama bütün bu parçalılık içinde ortak olan tarafların belki de en güçlüsü, Kürt sorunun (ve bu arada Türkiye’deki rejim sorununun) uluslararasılaştırılması yönündeki ısrarlı faaliyetti. Bu faaliyetin Kürt halkındaki toplumsal karşılığı o kadar güçlüydü ki, bölgeye giden Avrupalı gazeteciler, ümitsiz halk tarafından umutla karşılanıyorlardı. Ancak bu gazetecilerden sosyalist olanlar, görüştükleri ahaliye rejim işbirlikçisi ve zaten ne olduklarını bildikleri Avrupa’dan demokratlık ve umut beklenmemesini söylediklerinde, ümit yerini hayal kırıklığına bırakıyordu. Bu faaliyet, Türkiye’deki liberal ve sol liberal aydınlar tarafından da, doğal olarak, sahiplenilen bir taktik oldu. Güz aylarında İstanbul’a gelecek olan Merkel’e yönelik bu tür aydınların “arzuhal“inden, KCK ve HDP liderlerinin çözüm masasında üçüncü bir tarafın olması gerektiği önkoşuluna, hatta Mustafa Karasu’nun “Barcelona futbolcusu Arda Turan’ın dediği gibi” minvalli, neden yapıldığı pek anlaşılamamış açıklamalarına kadar, meselenin uluslararasılaşmasına yönelik bu taktik ısrarla işlendi. (Karasu’nun derdi, Arda gibi popüler bir futbolcu üzerinden, Türkiye’nin batısındaki halk kesimlerinde meşruiyet zemini bulmak değil, Katalan Barcelona üzerinden tartışma fitilini ateşlemekti; nitekim yandaş basın bunun üstünde hiç durmayarak konunun alevlenmesini engelledi. Benzer demokrat çıkışlara hoşgörüyle yaklaşmadığını bildiğimiz Erdoğan, pek sevdiği Arda’yı, İspanyol radyosuna verdiği mülakat ve Karasu’dan aldığı övgü dolu referans sebebiyle asla kamuoyu önünde haşlamadı.) Bildiğimiz gibi, konuyu asıl uluslararasılaştıran mesele Akademisyenler Bildirisi oldu ve bu bildirinin en kritik noktalarından birini, yine meseleyi üçüncü tarafın varlığıyla çözüme işaret eden kısmı oluşturdu. Bu bildiri sebebiyle açılan davalar, işten çıkarmalar ve nihayet haksız hukuksuz yapılan tutuklu yargılamalar, sürecin gelişiminde meselenin uluslararasılaşması yönünde çarpan etkisi yarattı ve yaratıyor.

Bu şartlarda, HDP’li vekillerin tutuklanması, akademisyenlerinkiyle karşılaştırılamayacak bir uluslararası infiale yol açacaktır. Bu bakımdan, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklulukları belki bir kıyas imkanı verebilir. Avrupalı büyükelçilerin ve ABD’nin Türkiye valisi Joe Biden’in kendilerine verdiği destek asla hafife alınacak bir şey değildir. Fakat HDP ve genel olarak KÖH için, çubuk tersine bükülmüş görünüyor. 2015 yazından bu yana izlenen bu taktik şu ana dek istenen sonucu vermedi, ve gidişat, vermeyeceğini gösteriyor. HDP vekillerinin tutuklanmaları, uluslararası toplumda infiale yol açma dışında pratik hiçbir sonuç vadetmiyor. Bunun anlaşılması, bir darbe ihtimalinin de ortadan kalktığı tezine koşut gerçekleşiyor. Sonuç vermemesinin sebepleri de var, ve bunların başında, kentteki savaşı kazanmaktan çok uzak düşerek daha çok genç militanlarını kaybeden PKK’ye, Türkiye’de siyasi yatırım yapmanın aşırı masraflı oluşu ve Avrupa’nın ve ABD’nin, kara kaşları ve kara gözleri için, kuzeyde Kürtlerden yana kart oynamak istemeyişleri. Böyle bir istek için sahada kazanıyor olmak gerekiyor, ve ancak bu olunca Kürtlerin ne kadar değerli bir halk olduğu hatırlanıyor.

Dokunulmazlık meselesine dönersek, bu durumda HDP için manevraya açık tek pozisyon alanı, 7 Haziran seçimi öncesindeki pozisyona dönülecek olursa açıldığı görülmüş olmalı. Savaş sebebiyle HDP’nin kademeli terkettiği pozisyonu, yine kademeli olarak CHP almıştı. Bu pozisyonda şu savunuluyordu: başkanlığa ve redd-i meclise kesinlikle karşıyız, rejim değişikliği eğilimine karşı mücadele birinci çizgimizdir. Aslında bu pozisyona dönüş, HDP için kolay değildi. Ancak CHP, bu süreçte hızla AKP-MHP trenine binince, alan boşalmış oldu ve HDP’nin ricati mümkün hale geldi.

Bu durum, Kürtlerle onurlu bir birliği savunan sosyalistler ve demokratlar için kuşkusuz olumlu bir gelişmedir ve bu hattın güçlendirilmesi önemli bir görevdir. Fakat ihtiyatlı olmalı: pozisyonlar çok sık değişebilir hale geldi ve HDP’nin bu pozisyonda tutulması için tazyik uygulamak, bunun taktik bir adım olma ihtimalini defetmek kritik bir öneme sahip.

* Post-scriptum: Yeni haberler, Davutoğlu ve Erdoğan’ın, yeni anayasanın hazırlanması sürecinin aceleye getirilmemesi üzerinde mutabakata varıldığını söylüyor. Böyle bir mutabakata varılmışsa bunun işleyişini ve Davutoğlu’nun karşı hamlelerini izlemek lazım. Davutoğlu stratejisinin tek atımlık baruta dayanıyor olması, stratejik derinliğinin kötü bir farsı olabilir. Bu farstan CHP’nin pek de eğlenerek çıkmayacağı ise son derece açık.

Darbe bir süreçtir

erdogan-in-obama-arasindaki-samimi-goruntulere-varank-tan-aciklama-geldi-88559-5

Siyaseten önem kazanmış tarihsel dönemeçlerin bir momentle özdeşleştirilmesi eğilimi sıklıkla rastlanılır. Bu durum, adeta, birtakım mühim olayların resmi(leşmiş) birer tanıma indirgenmesini beraberinde getirir. En basit örneğiyle, Fransız Devrimi, 14 Temmuz 1789’da Bastille’in zaptıyla eşitlenir, ve esasen çalkantılarla dolu ve yaklaşık 100 yıl sürecek olan devrim bu Bastille’in zaptı momentinin içine sıkıştırılır. Bu tür simgesel momentler elbette önemlidir, fakat tarihi momentlerden ibaret görmek hakikatin mistifikasyonunu da beraberinde getirir. Zira devrim gibi olguları, ait oldukları ve içinde şekillendikleri, salındıkları süreçlerden soyutlayarak koparır.

Benzer bir tehlike, kuşkusuz, darbeler için de geçerlidir. Üstelik, darbe (coup d’état), kelime ve kavram olarak anlık (momentary) bir eylemi işaret eder. İktidarın ele geçirilmesi için elinde zor aygıtı bulunduran çeşitli güçlerden/partilerden (partiyi geniş anlamıyla okuyunuz) birisi, öyle bir moment gelir ki, nihai belirleyici olan eylemi yaparak “vurur”, ve vurduğu elbette rakibi veya rakiplerinin bütünüdür. Buna karşılık, eylem belli bir momentte iktidarın devralınmasını işaret etse de, iktidarın tesisi süreçten bağımsız değildir. Dahası, kimi zaman iktidarın devralınması öylesine bulanıktır ki, belirli bir momentle sabitlemek mümkün olamaz. Dolayısıyla, darbe, tıpkı ve en az devrim kadar, bir süreç meselesidir ve kimi zaman büyük bir hızla, kimi zaman ağır ağır süzülerek, kimi zamansa başka darbelerle karşılaşıp el değiştirerek yoluna devam eder.

Resmi tanımlar, resmi tarih içinde en güvenli yerini bulur, ve resmi tarihler, mistifikasyon konusunda büyük iş görür. ‘Türkiye’nin yaşadığı son darbe hangisidir?’, diye sorduğumuzda, resmi tarihin belirlemesiyle, 28 Şubat 1997 tarihini işaretlemek çok yaygın bir cevap olacaktır toplum sathında. Halbuki resmi olmayan tarih, başka darbeler de işaretler tarihin yapraklarında. Ve, resmi tarihin aksine, bu darbelerin “simgesel” momentleri ya yoktur, yahut o momentler farklı anlamlarla yüklenerek başka türden mistifikasyon işlevi hedeflenmiştir. Örneğin, AKP’nin kuruluşundan 1,5 yıldan az bir zaman sonra, apar topar gidilmiş “erken” seçimlerde, sadece %34 oy oranıyla mecliste %66’lık yer kazanması, resmi tarihe göre, genç bir partinin ilk girdiği seçimlerdeki büyük başarı olarak görülür. AKP’nin o dönemki yasaklı lideri Erdoğan’ın garip bir “tekrarlanan” seçimle, 9 Mart 2003’te Siirt’ten milletvekili seçilmesi ise, dönemin muhalefet lideri Baykal’a göre “demokrasinin gereği” olan, “iftihar edilecek” bir gelişmedir.

Buradaki momentlerin her biri önemlidir, ama bütün bunları belirleyen şey sürecin kendisidir. Darbe de, öyleyse, tıpkı devrim gibi, bir süreçtir.

Yine bir başka darbe, ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir muhtıra ve anti-demokratik bir ayıbın önlenmesi olarak, birbirlerinden kopuk şekilde anılmaya değer bulunur, resmi tarih tarafından. Önce 27 Nisan 2007’deki “e-muhtıra”, daha sonra Mart 2008’de açılan AKP’nin kapatılması davası, bir süreç içerisinde ve darbe kavramıyla bağlantılı olarak değerlendirilmesi gerekirken, ayrıksı ve demokratik teamüllerin azıcık dışına çıkan çeşitli devlet organlarının (TSK ve Yargıtay) normale, yani demokrasiye döndürülmesi olarak anlaşılmaktadır. Demokrasi, bu iki momentin akabinde, Ergenekon, Balyoz ve diğer davalarla daha da kararlı bir şekilde normalleştirilir, ve elbette, yine, bu siyasi davalar da darbe olarak değil, bugün en fazla bir başka siyasi çekişmenin tövbesi olarak “millî orduya kumpas” olarak adlandırılır. Bu esnada Türkiye bir anayasa referandumu yaşamaktadır ve Erdoğan’ın AKP iktidarı, devleti birlikte fethettikleri Cemaat’le nihai ve kaçınılmaz hesaplaşmasını yaşayacağı üçüncü dönemine girmektedir.

İktidar bloku içindeki hesaplaşma da darbelerden münezzeh değil ve fakat buradaki momentler simgeselleşerek süreç olabildiğince flulaştırılmaya çalışılıyor. İlk olarak 7 Şubat 2012’de MİT’e yapılan Cemaat operasyonu, son anda durduruluyor ve darbe süreci, ilk hamlesinde kesintiye uğruyor. Bu haberi alan Brez Öcalan’ın “darbe mekaniği” tabiri ise, diyalektiğe gönül vermiş bir büyük teorisyenin “süreç”i neden “müzakere”ye yakıştırdığını fakat “darbe”ye yakıştıramadığını anlamamızı zorlaştırıyor. Her halükârda, 7 Şubat darbesi püskürtülür, karşı darbe ise sessiz sedasız, ve çok derinden gelişir. AKP ile Cemaat arasındaki husumet (kamu atamalarında Cemaatçilerin önünün kesilmesinden ve bir ölçüde tasfiye çabalarından dershanelerin kapatılması meselesine kadar geniş alanları kapsıyor), Haziran’ı birlikte aşmalarına engel olmaz; fakat, yaz önce güze, sonra kışa çevirdiğinde ve ayaklanma sindirildiğinde, 17 ve 25 Aralık momentleri gelir. En az 7 Şubat’tan bu yana süregelen süreç devam etmektedir. İlkinde olduğu gibi, ikincisinde de, fakat bu sefer çok daha ağır kayıplarla, bu darbeler de savuşturulur, fakat darbe süreci başka darbe momentlerine ve süreçlerine gebe kalmayı ihmal etmez.

10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu süreçlerin en belirleyicisi durumunda. O döneme kadar, yürütmenin başı konumundaki başbakan, devletin en tepesine çıkarak eski mevkiine “idare edebileceği” bir vekil bırakarak yürütmeyi, partisindeki ağırlığını kullanarak meclis çoğunluğunu elinde tuttuğu için yasamayı büyük bir dirençle karşılanmadan ele geçiriyor; bunun yanı sıra, cumhurbaşkanı sıfatıyla atamalar, tasfiyeler ve emekliye ayırmalar aracılığıyla, kısmen de olsa, yargıyı kontrol altına almaya başlıyor; dahası, mülki idare amirlerinin yetkilerini giderek genişleterek taşradaki merkezi otoriteyi, askerin aleyhine ve doğrudan cumhurbaşkanlığının lehine olmak üzere, güçlendiriyor; MİT ve kısmen veya büyük ölçüde dönüştürülmüş polis teşkilatı üzerinden yasal zor tekelini, paramilisler ve birer public figure’e ve terörize edici opinion maker’a dönüşen mafya eskileri ve hatta Türkiye’de çeşitli “deliberate” eylemlerde bulunan Suriye cihatçıları ile de yasal olmayan zor tekelini Saray’a bağlıyor — ki biz bu hem yasal hem gayri yasal zor tekelini elinde bulunduran güce, külliyen, “10 Ağustos Cemiyeti” diyoruz.

Bu esnada, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları, yasamanın elden kayıp gitmesini işaret ettiğinde, seçimlerin 1 Kasım’da “tekrarlanması” ile sonuçlanacak süreç, 10 Ağustos simgesel momentiyle birlikte ele alındığında, aslında darbe sürecinin devamından başka bir şey olmuyor. 10 Ağustos’un akabinde mecliste cumhurbaşkanı alkışlama eyleminin yükünden, yalnızca ve sadece Haziran-Kasım Interregnum’unu darbe olarak niteleyerek kurtulma çabaları kimi cenahlarda ayyuka çıkıyor. Darbe 2015 güzünde, en az 2014 güzünde olduğu kadar devam ediyor; patlayan bombalar ve ölen onlarca insan zamanla birer istatistike dönüşüyor.

Nitekim, 2015 Interregnum’u Kasım’da nihayete erince, bir yandan darbe ve sürecin çok daha özdeşleştiği, diğer yandan bu dönemin içinde yeni momentlerin ortaya çıktığı bir hengamenin içine düşüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, İncirlik’i US Air Force’a çoktan açmış bulunuyor, bunun karşılığında devlet Kürtlerle içeride savaşa başlıyor; Kürtlerle dışarıda savaş makbul karşılanmadığı için ve tarihin büyük bir tesadüfü neticesinde bir Rus uçağını nahoş bir şekilde düşürdüğü için, kendi Suriye sınırları boyunda ve ötesinde jetlerini uçuramıyor; Suriye-Türkiye hattında cihatçı giriş-çıkışlarını engellemek için ABD büyük bir nezaketle “patrolling” ve “monitoring” desteği sunuyor; Avrupa’ya yönelen mülteci akışını engellemek, karşılığında büyük toplumsal ve iktisadi yüklerin altına girmek kaydıyla, Erdoğan ve Davutoğlu’nun birbirleriyle tatlı bir rekabete girdiği ve en iyi olanın uzatılmış iktidarla ödüllendirileceği bir at pazarlığının konusu oluyor; Ege denizindeki kaçak mülteci teknelerinin denetimi, yani yakalanıp Türkiye’ye iade edilmesi, NATO’ya bırakılıyor; İsrail’le ilişkiler nihayet normalleşme seyrine girerken Rusya ve İran’la ilişkiler gitgide bozuluyor; bu esnada 17-25 Aralık momentlerinin yıldız ismi Rıza Sarraf Miami’ye tatile gittiğinde “yakalanıyor”.

Demek ki, 17-25 Aralık’ın püskürtülmüş darbesi aslında tam olarak püskürtülmüş olmuyor, üstelik uluslararası bir meseleye dönüşüyor. Diğer taraftan, Türkiye giderek terör saldırılarının yoğunlaştığı bir uzatılmış iç savaş sahasına dönüyor, ve bu dönüşe mültecilerin bir “güvenlikli bölge” olarak Türkiye’de yığılması ve Kürdistan’da süregiden acımasız, kanlı bir kent savaşı eşlik ediyor. Kürt şehirlerindeki yoksul mahalleler tahrip edilirken, devlet tekelinin en kârlı işlettiği sektör olan toprak rantı meselesi devreye giriyor, acele kamulaştırmalar yapılıyor ve bu kamulaştırmaları kapsamlı kentsel dönüşümlerin izleyeceği belirtiliyor.

Bu şartlar altında, Erdoğan Partisi ve taraftarları, Rusya’yla ilişkileri yeniden düzeltmek için gecikmiş manevralar araştırmakla ilgilenmeye başlarken, uluslararası güç dengesi tuhaf bir şekilde tersine işliyor. Suriye’de Kürt siyasi varlığını federasyon, devlet veya özerklik olarak istemediğini IŞİD kararlılığında ve deliliğinde ortaya koyan Türkiye, buradaki Kürtlere himaye yarışına giren ABD ve Rus emperyalizmleriyle çeşitli düzeylerde çatışırken, ABD, Kürt siyasi entitesi konusunda Türkiye, İran ve Suriye’yle örtüşen bir konum alıyor; buna karşın, Suriye’nin toprak bütünlüğü için savaş sahasına Esad tarafından davet edilen Rusya, müttefiklerinin beklentilerini boşa çıkarırcasına federasyon fikrini destekliyor. Erdoğan Rusya’ya doğru adım atmak isterken Cemaat vesilesiyle ABD tarafından, ABD’ye doğru adım atmak isterken Kürtler vesilesiyle Rusya tarafından kıstırılıyor.

Bu şartlar altında, olumlu, olumsuz veya nötr anlamda, beklentiler, Erdoğan’ın bir “darbe” yoluyla iktidardan indirilmesi yönünde yoğunlaşmış durumda. Bütün bu darbeler ve darbe süreçleri ise bize bu beklentiler bakımından bir fikir verme ihtimali taşıyor. Tarih, evvela, darbe konusunda momentten çok sürece odaklanılması gerektiğini söylüyor. Saniyen, siyaseten belirleyici gözüken olaylar tekilliğinde değil, olayların bütünlüğünde bir siyasal dönüşümü kavramak gerektiğini ifade ediyor. Salisen, darbelerin her zaman silah zoruyla olmadığını, uygun şartlar mevcutken silahsız olmasının çok daha makbul olduğunu gösteriyor. Bu sonuncuya ilişkin şunu akılda tutmak gerekiyor, daha evvelki bir yazıda ‘[bir] şiddet mekanizması[nın] örgütlü bir başka şiddet mekanizması olmadan ortadan kaldırıla[mayacağını]’ ifade etmiştik. Bu ifade geçerliliğini koruyor. Zor tehdidi olarak örgütlü şiddet mekanizmaları, her zaman zora başvurmak zorunda kalmayabiliyor. Heideggerci bir Dasein misali, zoru elinde bulunduran güç/parti, o potansiyelin varlığıyla da iş görebiliyor. Bugün Latin Amerika’daki darbe beklentilerinin bu yönde oluşu, bir silahsız darbenin tercih unsuru olması,  Amerikan emperyalizminin Obama Doktrini’ne bilhassa uygun bir gelişme sayılmalı.

Ve nihayet, şunu söyleyebiliyoruz: 2014 Ağustos’undan bu yana yürürlükte olan Erdoğan darbesi iki özelliği haizdir: 1) Bu darbenin gelişim yönü, açıkça anti-Amerikan karakter kazanmıştır. 2) Darbenin gelişimi esnasında, karşı-darbenin de süreci hızlanmıştır ve yürürlüktedir. Öyleyse, darbe ve karşı-darbe, Erdoğan’ın kendisinin değil ama Erdoğan darbesinin anti-Amerikan karakteri ve Amerikan emperyalizmi aynı süreç içinde iç içe geçmiş durumdadır ve birbirlerini belirlemektedirler. Bu çatışmanın nihai bir momentle son bulması, yani, resmi tarihin yazacağı türden bir darbe beklentisi, açıkça nafiledir. Bu yalnızca, işçi sınıfı penceresinden bakıldığında, toplumsal güçlerin müdahil olamayacağı “büyük siyaset” hamlelerinin yürürlükte olması ve bu bakımdan, toplumsal güçlerin düzeni başka yerden ve başka kanallarla zorlaması ve delmeyi denemesi gerektiği için böyle değildir. Bundan başka, yine büyük siyaset sahnesinde, bir darbe momentinin kendisinin lüzumsuz olması ihtimalinin, olmaması ihtimalinden daha büyük ağırlık kazanmış olmasıyla da böyledir. Yine de ikinci ihtimali tamamen gözardı edebileceğimizi kimse iddia edemez.

Ülkenin mülteci krizinde Avrupa’nın arka bahçesine dönüşmüş olmasından, sınırlar ve hatta Doğu Akdeniz’deki güç dengesi meselesine kadar, Türkiye, egemenlik güçleri dengelenmek istenen fakat düzeninin bozulmaması gerektiği bir ülke konumunda. Bu yüzden de yürütülen Kürt savaşına ikiyüzlü bir şekilde arka çıkılıyor; gerekirse genç kuşak militan Kürt (lümpen)proleter gençliğinin gözden çıkarılabildiği ama Kürt sermaye sınıfının el üstünde ve Diyarbakır’ın gated community’lerinde tutulduğu, bu yüzden Kürtlerle savaşın ucunda bir müzakere masasının sürekli göründüğü bir savaş sürdürülüyor. Bu savaşın sonunda, PYD/YPG’ye de sirayet edecek şekilde, PKK’nin kendisinin değil ama militanlığının sınıfsal kökeninin ezilmesinin, fakat öte yandan boşluk kabul etmeyecek doğada su yüzüne Kürt burjuvazisinin geçirilmek istendiği ortada. Erdoğan Partisi’nin amacı, bundan fazla olarak, kendisiyle birlikte merkeziyetçiliği de, herhangi bir yeni müzakere masasında rehin vermek üzere, kurtarmak.

Bu müzakere masası, Erdoğan Partisi açısından, artık Kürtlerle kurulabilirmiş gibi gözükmüyor. Fakat elinde tuttuğu rehinenin büyüklüğüne göre, ABD’nin kendisiyle kurulması muhtemel gözüküyor. Bu durumda, silahsız ve sessiz bir darbenin şartları Türkiye’de çok daha gelişmiş duruma gelecektir. Özellikle de nüfus ve ekonomi açısından patlayacak kadar sıkışmış bir Türkiye’yi yönetmek isteyecek eli sopa tutabilen rejim inşası bir darbe momentinde değil, uzun bir darbe sürecinde gerçekleşebiliyor. Üstelik, eli sopa tutmakla da yetmiyor, bu rejimin rızaya da dayanması icap ediyor. Bu sebeple, Sisi’nin Mısır’da yaptığı türden bir askeri darbenin, hele ki Erdoğan gibi birine karşı yönelirse, ayaklarının üstünde kolaylıkla duramayacağı şimdiden ortada. Bu, bir iç savaşı tetikleyeceğinden dolayı değil; ne AKP’nin ne Erdoğan Partisi’nin bu kadar militan bir tabanı var. Erdoğan Partisi’ni koruyan, yalnızca paralı askerlerden mürekkep 10 Ağustos Cemiyeti. AKP’nin bundan ayrı bir sigortası da bulunmuyor. Fakat, düzenin kendisi, böyle bir senaryo durumunda kendini yeniden üretecek aşamaya gelene kadar ciddi toplumsal ve iktisadi bunalımlar ve potansiyel olarak hazirûn bir Haziran’la yüzleşmek durumunda kalabilir. Bunun riski alınabilirmiş gibi durmuyor. Öte yandan Ali Koç, Erdoğan’ın şahsında AKP’ye övgülerini esirgemekte bir an geri durmuyor. Büyük burjuvazi açısından Kasım’daki seçim sonuçlarının getirdiği olumlu tablo, şu sevilen terimle söylenecek olursa “istikrar”, sürdürülmek isteniyor ve riske edilmek istenmiyor.

Nihayet, Davutoğlu’nun rolü de belki ortaya çıkıyor. Şu anda AKP ve Meclis, belki de son büyük icraatini yaparak, Erdoğan’ın da razı olmayacağı türden bir Anayasa ve Türk-işi olmayan bir başkanlık ile, hem Erdoğan’ı etkisizleştirmeyi, hem de rejimi nihayet değiştirmeyi amaçlıyor olabilir. Bu muhakkak ki Erdoğan’ı görev süresinin sonuna kadar yerinde tutacaktır fakat olabildiğince yumuşak bir geçişle, Erdoğan darbesinin de sonunu getirecektir.

Erdoğan darbesi, eski rejimi, yenisiyle değiştirmeyi amaçlıyordu. Görünen o ki, yeni rejimin doğuşu kaçınılmaz, ama bu, ne Erdoğan’ın istediği yönde ne de Erdoğan’a yar olacak. Üstelik, bu doğumu, siyaseten hadım edilmiş olarak izleyecek olması gitgide daha çok ihtimal kazanıyor.