Dokunulmazlık tartışması karşısında CHP ve HDP

by Şemseddin Aziz

Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tartışması kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Erdoğan’ın önerisiyle (talimatıyla) bu konu gündeme geldiğinden beri, Erdoğan stratejisinin sürekli olarak parlamentonun aleyhine işlediğini savunanlardan biri olarak, bu talimatın AKP grubunda nasıl bir etki yaratacağını merak etmiştim. Birkaç mızmızlanmadan sonra, “teröre destek veren vekiller” gibi büyük oynanan bir elin karşısında, o zamana dek parlamentarist eğilimi temsil eden Davutoğlu çizgisi, parlamentonun bu yolla müdahaleye çok daha açık bir hale gelecek olması fikrine doğru hızla yol alarak önemli bir pozisyon değişikliği yaptı. Bunun anlamı, Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki makasın kapanması olarak anlaşılmamalıdır. Gerçekte olan, Erdoğan partisi dışında duran AKP içinde ciddiye alınır bir parlamentarist eğilimin kalmamasıdır, ve bu yeni durum, süreç içindeki darbenin de bir belirleyeni konumundadır. Erdoğan’ın Anayasa hazırlanması sürecini daha yavaştan ele almasına mukabil, Davutoğlu’nun daha aceleden ele alıyor oluşu, yalnızca Davutoğlu’nun Mayıs ayında olabileceği söylenen baskın AKP kongresinde düşürülmesi korkusundan kaynaklanmıyor; detaylarına vakıf olamadığımız bir şekilde planlanan Anayasa ve başkanlık sisteminin, Erdoğan’ın öngörüsünden daha farklı bir şekilde hazırlanıp yürürlüğe sokulması ve nihai olarak Erdoğan’ın bu ve buna paralel ilerleyecek gelişmelerle etkisizleştirilmesi stratejisine de dayanıyor.

Bu düğümde, Davutoğlu stratejisinin işlerliği oldukça tartışma götürür vaziyette,* ve meclis muhalefetinin, bu arada meclis dışı siyasal ve toplumsal muhalefetin, meclisin dokunulmazlığı yönünde siyaset izlemesi ve bu yönde ciddiyetli ve güçlü ses çıkarması beklenirdi. Bu ne yazık ki istenen düzeyde olmuyor ve CHP, trajik bir şekilde, tıpkı Davutoğlu’nun oynanan elin büyüklüğü karşısında ürküp pozisyon değiştirmesi gibi, AKP ve MHP’nin arkasına dizilerek, “temiz siyaset” gibi çocukların güleceği bir göstermelik cumhuriyetçi erdem kılıfıyla, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet deme kararı alıyor. CHP’nin gidişatı görmemesi mümkün mü? Elbette değil; fakat, Davutoğlu stratejisi gerekli uluslararası onayları aldığı müddetçe, o stratejinin peşine düşmekte bir beis görülmediği ortada. Burada birkaç CHP’li vekilin aksi yöndeki çabasının, bu gelişmeyi engellemesi ise olası görülmüyor.

Bu süreçte HDP’nin pozisyonu daha ilginç ve “çelişkili” oldu. HDP, en başından beri, dokunulmazlıkların kaldırılmasını bir ilke olarak savunuyordu. Bu ilkenin, Erdoğan darbesi koşullarında ne kadar da şövalye ruhlu asil bir görüntüsü olduğunu ve yolsuzlukla suçlanan bakanların değil de meclisin gücünün aleyhine çalışacağını göremeyecek kadar naif ve çocuksu bulduğumu, yeri gelmişken, söylemek isterim. Fakat, mesele Erdoğan tarafından dile getirildiğinde alınan tavrın, bu ilkeden de bir ölçüde bağımsız değerlendirilmesi gerekiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesine herkesten önce HDP önderliği olur vermişti ve, aynı şövalye ruhuyla, hazırlanan fezlekeler aracılığıyla en başta kendilerine yönelik gelişecek bir tehdit karşısında yargılamaları ve (çok muhtemel) cezaları göze almıştı. Bugün aynı HDP, çok süre geçmeden, alenen ağız değiştirdi ve bu sürecin hukuki olmadığını, dahası başkanlık yolunu açacağını hatırlayıverdi. HDP’nin safdillikten siyasi bilince geçişi mi söz konusu? Kuşkusuz hayır. Bizim gördüğümüzü, sürecin gidişatını, HDP de en başından görüyordu; bugün bir yeni pozisyondan söz etmek mümkün. Bunu açalım.

10 Ağustos darbesi, parçası olduğu yeni ittifakların da gereği olarak, bir yıl kadar sonra yumruğunu Kürtlerin üzerine indirmeye başladığında, monolitik göremeyeceğimiz, çok-parçalı KÖH’ün bir kısım örgütleri radikalleşti ve bağımsızlıkçı çizgi kuvvetlendi, bir kısım ise daha az ölçüde radikalleşti fakat çözüm ve barış söylemini bırakmadı. Ama bütün bu parçalılık içinde ortak olan tarafların belki de en güçlüsü, Kürt sorunun (ve bu arada Türkiye’deki rejim sorununun) uluslararasılaştırılması yönündeki ısrarlı faaliyetti. Bu faaliyetin Kürt halkındaki toplumsal karşılığı o kadar güçlüydü ki, bölgeye giden Avrupalı gazeteciler, ümitsiz halk tarafından umutla karşılanıyorlardı. Ancak bu gazetecilerden sosyalist olanlar, görüştükleri ahaliye rejim işbirlikçisi ve zaten ne olduklarını bildikleri Avrupa’dan demokratlık ve umut beklenmemesini söylediklerinde, ümit yerini hayal kırıklığına bırakıyordu. Bu faaliyet, Türkiye’deki liberal ve sol liberal aydınlar tarafından da, doğal olarak, sahiplenilen bir taktik oldu. Güz aylarında İstanbul’a gelecek olan Merkel’e yönelik bu tür aydınların “arzuhal“inden, KCK ve HDP liderlerinin çözüm masasında üçüncü bir tarafın olması gerektiği önkoşuluna, hatta Mustafa Karasu’nun “Barcelona futbolcusu Arda Turan’ın dediği gibi” minvalli, neden yapıldığı pek anlaşılamamış açıklamalarına kadar, meselenin uluslararasılaşmasına yönelik bu taktik ısrarla işlendi. (Karasu’nun derdi, Arda gibi popüler bir futbolcu üzerinden, Türkiye’nin batısındaki halk kesimlerinde meşruiyet zemini bulmak değil, Katalan Barcelona üzerinden tartışma fitilini ateşlemekti; nitekim yandaş basın bunun üstünde hiç durmayarak konunun alevlenmesini engelledi. Benzer demokrat çıkışlara hoşgörüyle yaklaşmadığını bildiğimiz Erdoğan, pek sevdiği Arda’yı, İspanyol radyosuna verdiği mülakat ve Karasu’dan aldığı övgü dolu referans sebebiyle asla kamuoyu önünde haşlamadı.) Bildiğimiz gibi, konuyu asıl uluslararasılaştıran mesele Akademisyenler Bildirisi oldu ve bu bildirinin en kritik noktalarından birini, yine meseleyi üçüncü tarafın varlığıyla çözüme işaret eden kısmı oluşturdu. Bu bildiri sebebiyle açılan davalar, işten çıkarmalar ve nihayet haksız hukuksuz yapılan tutuklu yargılamalar, sürecin gelişiminde meselenin uluslararasılaşması yönünde çarpan etkisi yarattı ve yaratıyor.

Bu şartlarda, HDP’li vekillerin tutuklanması, akademisyenlerinkiyle karşılaştırılamayacak bir uluslararası infiale yol açacaktır. Bu bakımdan, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklulukları belki bir kıyas imkanı verebilir. Avrupalı büyükelçilerin ve ABD’nin Türkiye valisi Joe Biden’in kendilerine verdiği destek asla hafife alınacak bir şey değildir. Fakat HDP ve genel olarak KÖH için, çubuk tersine bükülmüş görünüyor. 2015 yazından bu yana izlenen bu taktik şu ana dek istenen sonucu vermedi, ve gidişat, vermeyeceğini gösteriyor. HDP vekillerinin tutuklanmaları, uluslararası toplumda infiale yol açma dışında pratik hiçbir sonuç vadetmiyor. Bunun anlaşılması, bir darbe ihtimalinin de ortadan kalktığı tezine koşut gerçekleşiyor. Sonuç vermemesinin sebepleri de var, ve bunların başında, kentteki savaşı kazanmaktan çok uzak düşerek daha çok genç militanlarını kaybeden PKK’ye, Türkiye’de siyasi yatırım yapmanın aşırı masraflı oluşu ve Avrupa’nın ve ABD’nin, kara kaşları ve kara gözleri için, kuzeyde Kürtlerden yana kart oynamak istemeyişleri. Böyle bir istek için sahada kazanıyor olmak gerekiyor, ve ancak bu olunca Kürtlerin ne kadar değerli bir halk olduğu hatırlanıyor.

Dokunulmazlık meselesine dönersek, bu durumda HDP için manevraya açık tek pozisyon alanı, 7 Haziran seçimi öncesindeki pozisyona dönülecek olursa açıldığı görülmüş olmalı. Savaş sebebiyle HDP’nin kademeli terkettiği pozisyonu, yine kademeli olarak CHP almıştı. Bu pozisyonda şu savunuluyordu: başkanlığa ve redd-i meclise kesinlikle karşıyız, rejim değişikliği eğilimine karşı mücadele birinci çizgimizdir. Aslında bu pozisyona dönüş, HDP için kolay değildi. Ancak CHP, bu süreçte hızla AKP-MHP trenine binince, alan boşalmış oldu ve HDP’nin ricati mümkün hale geldi.

Bu durum, Kürtlerle onurlu bir birliği savunan sosyalistler ve demokratlar için kuşkusuz olumlu bir gelişmedir ve bu hattın güçlendirilmesi önemli bir görevdir. Fakat ihtiyatlı olmalı: pozisyonlar çok sık değişebilir hale geldi ve HDP’nin bu pozisyonda tutulması için tazyik uygulamak, bunun taktik bir adım olma ihtimalini defetmek kritik bir öneme sahip.

* Post-scriptum: Yeni haberler, Davutoğlu ve Erdoğan’ın, yeni anayasanın hazırlanması sürecinin aceleye getirilmemesi üzerinde mutabakata varıldığını söylüyor. Böyle bir mutabakata varılmışsa bunun işleyişini ve Davutoğlu’nun karşı hamlelerini izlemek lazım. Davutoğlu stratejisinin tek atımlık baruta dayanıyor olması, stratejik derinliğinin kötü bir farsı olabilir. Bu farstan CHP’nin pek de eğlenerek çıkmayacağı ise son derece açık.

Advertisements