Referandum sonrası Yeni Rejim

basliksiz-1-196

Referandumun %52 Hayır %48 Evet ile sonuçlanacağını öngörüyordum; her türlü hile hurdaya ve kampanya boyunca atılan her türlü sopaya rağmen, hakim sınıf içindeki bir kliğin ciddi bir kitle desteğini ardına alıp Hayır’ı çıkartırdıktan sonra Evetçilerle uzlaşmaya çalışacağını düşünüyordum. Genel dengeler hakkındaki fikrim de, Evet de çıksa Hayır da çıksa, eski rejimin geri dönülmez bir şekilde ortadan kalkmış olduğuydu. Takip edenler bilirler ama tekrar özetleyeyim tezimi: eski rejim 10 Ağustos 2014’te, RTE seçimle cumhurbaşkanlığını elde ettiğinde ve ayakta alkışlandığında ölmüş, dokunulmazlıkların kaldırıldığı tarihte ise yattığı morgdan çıkarılıp toprağa verilmişti. 15 Temmuz’da ise, sağlanabilen kitle mobilizasyonu sayesinde, bu yeni rejimin damarlarına gerekli kan pompalanabilmişti. Bununla birlikte doğumdan sonra küveze alınan yeni rejim doğal yollarla soluk alıp verecek gelişkinliğe de ulaşmak zorundaydı. Referandumdan alınacak Evet sonucu, yeni rejime en azından hukuki meşruiyet sağlamak anlamına gelecekti, ki bu durum gerçekleşti. Evet cephesi %55’leri görebilseydi, bu meşruiyetin siyasi ve toplumsal veçhesi de güçlü olacaktı. Buna karşılık referandumdan bütün engellemelere rağmen Hayır çıksaydı (ki bunu olası görmüştüm dediğim gibi) bu kez eski rejime dönüş zaten imkânsız olacağı için hakim sınıf içindeki pat durumu belirginleşecekti. Bunun da nihayetinde küveze mahkum doğmuş yeni rejimin farklı türden bir uzlaşıyla kurulmasına yönlendireceğini, aksi hâlde bir çatışmaya doğru gidileceğini düşünmüştüm.

Fakat hileyle elde edilmiş böyle bir sonucun akabinde yaşanan gelişmelerden şunu anlıyoruz: Hayır cephesinde bulunan hakim sınıfın küçük kliği, cebren Evet’i dayatan yönetici kliğe karşı koyacak güce

  1. ya hiç sahip olmadı,
  2. yahut bunlar tuttukları Hayır mevzilerini zaten daha en baştan Evet’e, belirli tavizler karşılığında, ipoteklemişler ve nihayet satmışlardı.

Durum muhtemelen her ikisi birdendi. Kimileri Hayır’da yasalarla sınırlanmış güçleri çerçevesinde sonuna kadar ısrar etti (CHP’nin yönetici elitlerinin daha “ateşli muhalefet” yapan kesimi ile Ümit Özdağ gibi MHP muhalifleri bunun içinde); kimileri ise Hayır cephesindeki mevzilerini zaten gerektiği anda çarçabuk boşaltmak amacıyla tutuyorlardı — zaten böyle de oldu (Vatan Partisi ile CHP’nin establishment’ı, ayrıca Meral Akşener’li Sinan Oğan’lı ekip bu gruba dahil).

Nihayetinde vardığım sonuç, daha en başından, referandum öncesinden, şu şekildeydi: eski rejimin, bir başka deyişle zaten iğdiş edilmiş, gericileşmiş, karşı-devrimcileşmiş Cumhuriyet’in, artık tedavülden kaldırıldığının, ve bir daha asla geri gelmeyeceğinin kesinleşmiş olduğuydu. Cumhuriyet, 9 Mart ilâ 12 Mart arasındaki o 3 günde kayıp giden dengelerin imlediği üzere, gerçek bir toplumsal devrimden ölesiye korktuğu için gitgide gericileşmişti; İslamizasyonun, milliyetçiliğin, faşizmin, ve o çok korkulan ama zaten süregitmekte olan iç savaşın bütün anlamı, bütün fonksiyonu, bütün içeriği, toplumsal devrimi boğmak üzerineydi. Gelinen nokta, 1980 darbesinin kurduğu düzenin ve 82 anayasasının artık yetmediği yerde, bu düzenin ve anayasanın ağırlığı altında boğulan Cumhuriyet’in kesin ölümü olmuştu. Yukarıda saydığım uğraklar (yani 10 Ağustos 2014, dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz ve 16 Nisan) bu gerçekleri artık net bir şekilde karşımıza koymalı.

Bütün bunlara karşın şunu söylemek mümkün. Hakim sınıfların siyasi elitlerinde gördüğümüz bütün bu uzlaşma görüntülerine rağmen, Erdoğan Partisi (buraya dikkat: Erdoğan Partisi henüz tam olarak Pelikan Partisi değil, ama Pelikan Partisi belki de bir ittifak partisi olan Erdoğan Partisi’nin büyük veya en iddialı ortağı), evet, Erdoğan Partisi, eskisi gibi havuç olmadan sopa atarak yönetemez. Bilhassa 7 Haziran’dan 16 Nisan’a kadar geçen süreci yönettiği gibi yönetmesi imkânsız. Erdoğan’ın referandum sonuçları daha henüz netleşmemişken kürsüye çıkışındaki ve yabancı basın mensuplarına da hitap edişindeki o endişeli tavrı, hem bir feodal senyör hem de bir feodal tüccar olan Reis’in mutlak monarşi hayalleri kurarken vassallarına daha fazla iktidar dağıtmak zorunda kaldığının net bir şekilde farkına varmış olmasından kaynaklanıyordu. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek isteyen büyük tüccar Reis, kendisiyle ciddi bir şekilde iş tutmak isteyen herkesle pazarlık yapar, nitekim o pazarlığı da yaptı ve sonuçlarını yavaş yavaş alacak. Fakat sadece kendi altındaki vassallarına değil, huzursuz kitlelere de havuç dağıtmak zorunda Erdoğan ve bu ticareti fazlasıyla masraflı kılan kısım burası.

Nitekim sokak hareketlerinin büyük bir endişeyle başlamadan bastırılmak zorunda olduğunun net bir şekilde farkındaydı ve uzlaştığı her siyasi elitten de bunun çağrısının yapılmasını bekledi. Nihayetinde artık havuçsuz sopa yok idiyse, bu şu demekti: eğer sopa atacaksa havuç da vermek zorundaydı. Ama ortada verilecek havuç yoksa, o zaman sopa atmaktan olabildiğince kaçınmak zorundaydı.

Yeni rejim işin bu kısmını sessizlikle ve her aracı kullanarak geçiştirmek, sokağa çıkışı engellemek/önlemek, bunun maliyetlerini ertelemek istiyor. Ama ortada öyle bir mızrak var ki, ne kadar muhalif eliti bir araya getirmiş olursa olsun, düzen bu mızrağı çuvala sokamıyor. Sokamayacak da. Bunu görmek, bunu bilmek gerekiyor. Bu mızrağın çuvala girişi, uzlaşılan her siyasi elitten, veya feodal senyörümüzün vassallığına — şu veya bu şekilde, ister sağdan ister soldan — talip olmuş kim varsa onlardan medet umarak gerçekleşebilir. Şu anki durum şudur: artık geç de olsa kabul edilmelidir ki eski rejim ölmüştür ve yeni rejim doğmuştur; fakat farkına varılmalıdır ki, yeni rejim yönetme kabiliyetinden henüz mahrumdur, toydur. Sessizlik ve atalet bu yeni rejimin ömrünü uzatır.

Bu gayrimeşru çocuğu yaşatmak bizim işimiz olamaz.

Takipçilere not: Eski Twitter hesabı kapandı, yeni hesabımı takip etmek isteyenler için: https://twitter.com/SituationRev

Advertisements