saint brûleur

Kalk ey lanetle damgalanmış aç ve çıplak mazlum dünya!

Category: Uncategorized

Referandum sonrası Yeni Rejim

basliksiz-1-196

Referandumun %52 Hayır %48 Evet ile sonuçlanacağını öngörüyordum; her türlü hile hurdaya ve kampanya boyunca atılan her türlü sopaya rağmen, hakim sınıf içindeki bir kliğin ciddi bir kitle desteğini ardına alıp Hayır’ı çıkartırdıktan sonra Evetçilerle uzlaşmaya çalışacağını düşünüyordum. Genel dengeler hakkındaki fikrim de, Evet de çıksa Hayır da çıksa, eski rejimin geri dönülmez bir şekilde ortadan kalkmış olduğuydu. Takip edenler bilirler ama tekrar özetleyeyim tezimi: eski rejim 10 Ağustos 2014’te, RTE seçimle cumhurbaşkanlığını elde ettiğinde ve ayakta alkışlandığında ölmüş, dokunulmazlıkların kaldırıldığı tarihte ise yattığı morgdan çıkarılıp toprağa verilmişti. 15 Temmuz’da ise, sağlanabilen kitle mobilizasyonu sayesinde, bu yeni rejimin damarlarına gerekli kan pompalanabilmişti. Bununla birlikte doğumdan sonra küveze alınan yeni rejim doğal yollarla soluk alıp verecek gelişkinliğe de ulaşmak zorundaydı. Referandumdan alınacak Evet sonucu, yeni rejime en azından hukuki meşruiyet sağlamak anlamına gelecekti, ki bu durum gerçekleşti. Evet cephesi %55’leri görebilseydi, bu meşruiyetin siyasi ve toplumsal veçhesi de güçlü olacaktı. Buna karşılık referandumdan bütün engellemelere rağmen Hayır çıksaydı (ki bunu olası görmüştüm dediğim gibi) bu kez eski rejime dönüş zaten imkânsız olacağı için hakim sınıf içindeki pat durumu belirginleşecekti. Bunun da nihayetinde küveze mahkum doğmuş yeni rejimin farklı türden bir uzlaşıyla kurulmasına yönlendireceğini, aksi hâlde bir çatışmaya doğru gidileceğini düşünmüştüm.

Fakat hileyle elde edilmiş böyle bir sonucun akabinde yaşanan gelişmelerden şunu anlıyoruz: Hayır cephesinde bulunan hakim sınıfın küçük kliği, cebren Evet’i dayatan yönetici kliğe karşı koyacak güce

  1. ya hiç sahip olmadı,
  2. yahut bunlar tuttukları Hayır mevzilerini zaten daha en baştan Evet’e, belirli tavizler karşılığında, ipoteklemişler ve nihayet satmışlardı.

Durum muhtemelen her ikisi birdendi. Kimileri Hayır’da yasalarla sınırlanmış güçleri çerçevesinde sonuna kadar ısrar etti (CHP’nin yönetici elitlerinin daha “ateşli muhalefet” yapan kesimi ile Ümit Özdağ gibi MHP muhalifleri bunun içinde); kimileri ise Hayır cephesindeki mevzilerini zaten gerektiği anda çarçabuk boşaltmak amacıyla tutuyorlardı — zaten böyle de oldu (Vatan Partisi ile CHP’nin establishment’ı, ayrıca Meral Akşener’li Sinan Oğan’lı ekip bu gruba dahil).

Nihayetinde vardığım sonuç, daha en başından, referandum öncesinden, şu şekildeydi: eski rejimin, bir başka deyişle zaten iğdiş edilmiş, gericileşmiş, karşı-devrimcileşmiş Cumhuriyet’in, artık tedavülden kaldırıldığının, ve bir daha asla geri gelmeyeceğinin kesinleşmiş olduğuydu. Cumhuriyet, 9 Mart ilâ 12 Mart arasındaki o 3 günde kayıp giden dengelerin imlediği üzere, gerçek bir toplumsal devrimden ölesiye korktuğu için gitgide gericileşmişti; İslamizasyonun, milliyetçiliğin, faşizmin, ve o çok korkulan ama zaten süregitmekte olan iç savaşın bütün anlamı, bütün fonksiyonu, bütün içeriği, toplumsal devrimi boğmak üzerineydi. Gelinen nokta, 1980 darbesinin kurduğu düzenin ve 82 anayasasının artık yetmediği yerde, bu düzenin ve anayasanın ağırlığı altında boğulan Cumhuriyet’in kesin ölümü olmuştu. Yukarıda saydığım uğraklar (yani 10 Ağustos 2014, dokunulmazlıkların kaldırılması, 15 Temmuz ve 16 Nisan) bu gerçekleri artık net bir şekilde karşımıza koymalı.

Bütün bunlara karşın şunu söylemek mümkün. Hakim sınıfların siyasi elitlerinde gördüğümüz bütün bu uzlaşma görüntülerine rağmen, Erdoğan Partisi (buraya dikkat: Erdoğan Partisi henüz tam olarak Pelikan Partisi değil, ama Pelikan Partisi belki de bir ittifak partisi olan Erdoğan Partisi’nin büyük veya en iddialı ortağı), evet, Erdoğan Partisi, eskisi gibi havuç olmadan sopa atarak yönetemez. Bilhassa 7 Haziran’dan 16 Nisan’a kadar geçen süreci yönettiği gibi yönetmesi imkânsız. Erdoğan’ın referandum sonuçları daha henüz netleşmemişken kürsüye çıkışındaki ve yabancı basın mensuplarına da hitap edişindeki o endişeli tavrı, hem bir feodal senyör hem de bir feodal tüccar olan Reis’in mutlak monarşi hayalleri kurarken vassallarına daha fazla iktidar dağıtmak zorunda kaldığının net bir şekilde farkına varmış olmasından kaynaklanıyordu. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek isteyen büyük tüccar Reis, kendisiyle ciddi bir şekilde iş tutmak isteyen herkesle pazarlık yapar, nitekim o pazarlığı da yaptı ve sonuçlarını yavaş yavaş alacak. Fakat sadece kendi altındaki vassallarına değil, huzursuz kitlelere de havuç dağıtmak zorunda Erdoğan ve bu ticareti fazlasıyla masraflı kılan kısım burası.

Nitekim sokak hareketlerinin büyük bir endişeyle başlamadan bastırılmak zorunda olduğunun net bir şekilde farkındaydı ve uzlaştığı her siyasi elitten de bunun çağrısının yapılmasını bekledi. Nihayetinde artık havuçsuz sopa yok idiyse, bu şu demekti: eğer sopa atacaksa havuç da vermek zorundaydı. Ama ortada verilecek havuç yoksa, o zaman sopa atmaktan olabildiğince kaçınmak zorundaydı.

Yeni rejim işin bu kısmını sessizlikle ve her aracı kullanarak geçiştirmek, sokağa çıkışı engellemek/önlemek, bunun maliyetlerini ertelemek istiyor. Ama ortada öyle bir mızrak var ki, ne kadar muhalif eliti bir araya getirmiş olursa olsun, düzen bu mızrağı çuvala sokamıyor. Sokamayacak da. Bunu görmek, bunu bilmek gerekiyor. Bu mızrağın çuvala girişi, uzlaşılan her siyasi elitten, veya feodal senyörümüzün vassallığına — şu veya bu şekilde, ister sağdan ister soldan — talip olmuş kim varsa onlardan medet umarak gerçekleşebilir. Şu anki durum şudur: artık geç de olsa kabul edilmelidir ki eski rejim ölmüştür ve yeni rejim doğmuştur; fakat farkına varılmalıdır ki, yeni rejim yönetme kabiliyetinden henüz mahrumdur, toydur. Sessizlik ve atalet bu yeni rejimin ömrünü uzatır.

Bu gayrimeşru çocuğu yaşatmak bizim işimiz olamaz.

Takipçilere not: Eski Twitter hesabı kapandı, yeni hesabımı takip etmek isteyenler için: https://twitter.com/SituationRev

Laiklik tartışmaları hakkında kısa not

meclis-baskani-ismail-kahraman

Meclis Başkanı’nın pervasız açıklamasından sonra, laiklikle alakalı sert bir politik hattın çabucak geliştirilmesi kuşkusuz çok önemli ve değerli. Bu hattın olabildiğince sert, radikal ve “saldırgan” olması da, en azından bugünün koşulları itibariyle, kesinlikle icap ediyor. Fakat bu notu yazmama sebep olan meramımı dile getirmeliyim: Bu hat eğer bir saldırı değil de bir savunma hattı olacaksa, veya savunma hattına dönüşecekse, işler sandığımız kadar iyi gitmeyebilir. Savunma, ister istemez karşılığında şu veya bu şiddette bir saldırıyı göğüslemek anlamına geldiğinden, bu şiddetin büyüklüğüne göre küçük veya büyük mevzi kaybetme tehlikesini göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Mısır’da henüz Mursi iktidardayken, o soğuk duş etkisi yaratan “laiklik” konuşması, Erdoğan’ın siyasal projesi bakımından ilginç bir gösterge olarak duruyor hâlâ. Ve bugün, çıkan tartışmalar üzerine, Erdoğan’ın önce bu konuşmayı hatırlatması, akabinde de, tıpkı diğer AKP’li yetkililer gibi, laikliğin “ilga”sının söz konusu olmadığını ifade eden açıklamalar yapması, yukarıda bahsettiğim mevzi kaybetme tehlikesini hatırlatıyor. Üstelik, Meclis Başkanı’nın kendisi dahi, sanki iki gün önceki açıklamayı kendisi yapmamış gibi, yanlış anlaşıldığına ilişkin bir düzeltme yapma ihtiyacı hissediyor. Laikliği tartışmaya açamayacak kadar korkak mı AKP, ki bu manevraları yapma ihtiyacı hissediyorlar? Yoksa amaç, yeni anayasa ve başkanlık çerçevesinde, daha tali fakat uyarıcı etkisi yüksek meseleleri deşerek, muhalefetin laiklikle ilgili siyasal hattını, saldırı değil savunma hattına çevirmek olamaz mı? İşte bu soru bence kötümser ve kuşkuculukla meseleye yaklaşmamızı gerektiriyor.

Muhalefet demişken, CHP ve HDP’nin laiklik tartışmasıyla ilgili “yarım ağızlı” savunuları pek şaşırtıcı değil. HDP’nin topa isteksiz girmesi, Kürt hareketinin toplumsal tabanıyla alakalı ve bu sebeple doğal. Altan Tan’ın Ensar açıklamalarının şöyle bir özeleştiri isteğiyle geçiştirilmesi de solun hem KÖH’e yakın hem mesafeli duran iki farklı kesiminden insanlar için pek bir sürpriz olmadı. CHP ise kuşkusuz bir düzen partisi olarak, AKP’yle birlikte açılan İslamizasyon akıntısında kürek çekme konusundaki hevesini yitirmiş değil. Bu kronik hastalığı, ancak akıntının hızı kesildiğinde yenebilecek ve eski pozisyonlarına döneceklerdir. Şimdilik düzen İslamizasyondan memnun, CHP de en fazla o akıntının sol cenahına yakın yerden kürek çekiyor, hepsi bu.

Fakat laiklik eksenli muhalefet ciddi olarak parlamento dışında örülüyor, ve bu başlı başına olumlu bir gelişme. Komünist Parti çizgisindeki Aydınlanma Hareketi, bu laiklik tartışması başlamadan çok önce işbaşı yapmış ve KP de mücadele hattını en görünür şekilde buradan kuracağını açıklamıştı. Bugünkü laiklik eylemleri, bir ölçüde, buradan çıkan — henüz olgunlaşmamış — çabaların (ki bu çabalara Ensar, vb. gündemlerin katalizör etkisi oldu), sosyalist cenahta BHH bileşenleriyle ve başka sol örgütlerle teması sayesinde gerçekleşti. Bir bakıma, bu irili ufaklı örgütlerde çoğunlukla atıl ve işlenmiyor hâlde duran bir siyasal refleksi harekete geçirdi.

Bu refleksin savunmada kalmaması, hücum etmesi gerekiyor. Aksi durumda, hem Erdoğan Partisi’nin hem de AKP’nin en çok istediği şey olan başkanlık rejimi ve yeni anayasa tartışmalarını ciddiyetle yürütülmesi kapsamında, sözüm ona liberal bir kamusal tartışma kültürünün gereklerini yerine getiriyormuşuzcasına, bir tür tuzağın içine çekilme riskimiz çok büyük. Bu tuzağın içine ne kadar girersek, darbe o kadar derinleşir.

Bekleyelim, ve bizi zorla o kafese sokmaya çalışsınlar. Tuzağa kendimiz düşmezsek, bunu deneyecekleri çok açık. O zaman şartlar değişebilir.

Dokunulmazlık tartışması karşısında CHP ve HDP

Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tartışması kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Erdoğan’ın önerisiyle (talimatıyla) bu konu gündeme geldiğinden beri, Erdoğan stratejisinin sürekli olarak parlamentonun aleyhine işlediğini savunanlardan biri olarak, bu talimatın AKP grubunda nasıl bir etki yaratacağını merak etmiştim. Birkaç mızmızlanmadan sonra, “teröre destek veren vekiller” gibi büyük oynanan bir elin karşısında, o zamana dek parlamentarist eğilimi temsil eden Davutoğlu çizgisi, parlamentonun bu yolla müdahaleye çok daha açık bir hale gelecek olması fikrine doğru hızla yol alarak önemli bir pozisyon değişikliği yaptı. Bunun anlamı, Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki makasın kapanması olarak anlaşılmamalıdır. Gerçekte olan, Erdoğan partisi dışında duran AKP içinde ciddiye alınır bir parlamentarist eğilimin kalmamasıdır, ve bu yeni durum, süreç içindeki darbenin de bir belirleyeni konumundadır. Erdoğan’ın Anayasa hazırlanması sürecini daha yavaştan ele almasına mukabil, Davutoğlu’nun daha aceleden ele alıyor oluşu, yalnızca Davutoğlu’nun Mayıs ayında olabileceği söylenen baskın AKP kongresinde düşürülmesi korkusundan kaynaklanmıyor; detaylarına vakıf olamadığımız bir şekilde planlanan Anayasa ve başkanlık sisteminin, Erdoğan’ın öngörüsünden daha farklı bir şekilde hazırlanıp yürürlüğe sokulması ve nihai olarak Erdoğan’ın bu ve buna paralel ilerleyecek gelişmelerle etkisizleştirilmesi stratejisine de dayanıyor.

Bu düğümde, Davutoğlu stratejisinin işlerliği oldukça tartışma götürür vaziyette,* ve meclis muhalefetinin, bu arada meclis dışı siyasal ve toplumsal muhalefetin, meclisin dokunulmazlığı yönünde siyaset izlemesi ve bu yönde ciddiyetli ve güçlü ses çıkarması beklenirdi. Bu ne yazık ki istenen düzeyde olmuyor ve CHP, trajik bir şekilde, tıpkı Davutoğlu’nun oynanan elin büyüklüğü karşısında ürküp pozisyon değiştirmesi gibi, AKP ve MHP’nin arkasına dizilerek, “temiz siyaset” gibi çocukların güleceği bir göstermelik cumhuriyetçi erdem kılıfıyla, dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet deme kararı alıyor. CHP’nin gidişatı görmemesi mümkün mü? Elbette değil; fakat, Davutoğlu stratejisi gerekli uluslararası onayları aldığı müddetçe, o stratejinin peşine düşmekte bir beis görülmediği ortada. Burada birkaç CHP’li vekilin aksi yöndeki çabasının, bu gelişmeyi engellemesi ise olası görülmüyor.

Bu süreçte HDP’nin pozisyonu daha ilginç ve “çelişkili” oldu. HDP, en başından beri, dokunulmazlıkların kaldırılmasını bir ilke olarak savunuyordu. Bu ilkenin, Erdoğan darbesi koşullarında ne kadar da şövalye ruhlu asil bir görüntüsü olduğunu ve yolsuzlukla suçlanan bakanların değil de meclisin gücünün aleyhine çalışacağını göremeyecek kadar naif ve çocuksu bulduğumu, yeri gelmişken, söylemek isterim. Fakat, mesele Erdoğan tarafından dile getirildiğinde alınan tavrın, bu ilkeden de bir ölçüde bağımsız değerlendirilmesi gerekiyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesine herkesten önce HDP önderliği olur vermişti ve, aynı şövalye ruhuyla, hazırlanan fezlekeler aracılığıyla en başta kendilerine yönelik gelişecek bir tehdit karşısında yargılamaları ve (çok muhtemel) cezaları göze almıştı. Bugün aynı HDP, çok süre geçmeden, alenen ağız değiştirdi ve bu sürecin hukuki olmadığını, dahası başkanlık yolunu açacağını hatırlayıverdi. HDP’nin safdillikten siyasi bilince geçişi mi söz konusu? Kuşkusuz hayır. Bizim gördüğümüzü, sürecin gidişatını, HDP de en başından görüyordu; bugün bir yeni pozisyondan söz etmek mümkün. Bunu açalım.

10 Ağustos darbesi, parçası olduğu yeni ittifakların da gereği olarak, bir yıl kadar sonra yumruğunu Kürtlerin üzerine indirmeye başladığında, monolitik göremeyeceğimiz, çok-parçalı KÖH’ün bir kısım örgütleri radikalleşti ve bağımsızlıkçı çizgi kuvvetlendi, bir kısım ise daha az ölçüde radikalleşti fakat çözüm ve barış söylemini bırakmadı. Ama bütün bu parçalılık içinde ortak olan tarafların belki de en güçlüsü, Kürt sorunun (ve bu arada Türkiye’deki rejim sorununun) uluslararasılaştırılması yönündeki ısrarlı faaliyetti. Bu faaliyetin Kürt halkındaki toplumsal karşılığı o kadar güçlüydü ki, bölgeye giden Avrupalı gazeteciler, ümitsiz halk tarafından umutla karşılanıyorlardı. Ancak bu gazetecilerden sosyalist olanlar, görüştükleri ahaliye rejim işbirlikçisi ve zaten ne olduklarını bildikleri Avrupa’dan demokratlık ve umut beklenmemesini söylediklerinde, ümit yerini hayal kırıklığına bırakıyordu. Bu faaliyet, Türkiye’deki liberal ve sol liberal aydınlar tarafından da, doğal olarak, sahiplenilen bir taktik oldu. Güz aylarında İstanbul’a gelecek olan Merkel’e yönelik bu tür aydınların “arzuhal“inden, KCK ve HDP liderlerinin çözüm masasında üçüncü bir tarafın olması gerektiği önkoşuluna, hatta Mustafa Karasu’nun “Barcelona futbolcusu Arda Turan’ın dediği gibi” minvalli, neden yapıldığı pek anlaşılamamış açıklamalarına kadar, meselenin uluslararasılaşmasına yönelik bu taktik ısrarla işlendi. (Karasu’nun derdi, Arda gibi popüler bir futbolcu üzerinden, Türkiye’nin batısındaki halk kesimlerinde meşruiyet zemini bulmak değil, Katalan Barcelona üzerinden tartışma fitilini ateşlemekti; nitekim yandaş basın bunun üstünde hiç durmayarak konunun alevlenmesini engelledi. Benzer demokrat çıkışlara hoşgörüyle yaklaşmadığını bildiğimiz Erdoğan, pek sevdiği Arda’yı, İspanyol radyosuna verdiği mülakat ve Karasu’dan aldığı övgü dolu referans sebebiyle asla kamuoyu önünde haşlamadı.) Bildiğimiz gibi, konuyu asıl uluslararasılaştıran mesele Akademisyenler Bildirisi oldu ve bu bildirinin en kritik noktalarından birini, yine meseleyi üçüncü tarafın varlığıyla çözüme işaret eden kısmı oluşturdu. Bu bildiri sebebiyle açılan davalar, işten çıkarmalar ve nihayet haksız hukuksuz yapılan tutuklu yargılamalar, sürecin gelişiminde meselenin uluslararasılaşması yönünde çarpan etkisi yarattı ve yaratıyor.

Bu şartlarda, HDP’li vekillerin tutuklanması, akademisyenlerinkiyle karşılaştırılamayacak bir uluslararası infiale yol açacaktır. Bu bakımdan, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklulukları belki bir kıyas imkanı verebilir. Avrupalı büyükelçilerin ve ABD’nin Türkiye valisi Joe Biden’in kendilerine verdiği destek asla hafife alınacak bir şey değildir. Fakat HDP ve genel olarak KÖH için, çubuk tersine bükülmüş görünüyor. 2015 yazından bu yana izlenen bu taktik şu ana dek istenen sonucu vermedi, ve gidişat, vermeyeceğini gösteriyor. HDP vekillerinin tutuklanmaları, uluslararası toplumda infiale yol açma dışında pratik hiçbir sonuç vadetmiyor. Bunun anlaşılması, bir darbe ihtimalinin de ortadan kalktığı tezine koşut gerçekleşiyor. Sonuç vermemesinin sebepleri de var, ve bunların başında, kentteki savaşı kazanmaktan çok uzak düşerek daha çok genç militanlarını kaybeden PKK’ye, Türkiye’de siyasi yatırım yapmanın aşırı masraflı oluşu ve Avrupa’nın ve ABD’nin, kara kaşları ve kara gözleri için, kuzeyde Kürtlerden yana kart oynamak istemeyişleri. Böyle bir istek için sahada kazanıyor olmak gerekiyor, ve ancak bu olunca Kürtlerin ne kadar değerli bir halk olduğu hatırlanıyor.

Dokunulmazlık meselesine dönersek, bu durumda HDP için manevraya açık tek pozisyon alanı, 7 Haziran seçimi öncesindeki pozisyona dönülecek olursa açıldığı görülmüş olmalı. Savaş sebebiyle HDP’nin kademeli terkettiği pozisyonu, yine kademeli olarak CHP almıştı. Bu pozisyonda şu savunuluyordu: başkanlığa ve redd-i meclise kesinlikle karşıyız, rejim değişikliği eğilimine karşı mücadele birinci çizgimizdir. Aslında bu pozisyona dönüş, HDP için kolay değildi. Ancak CHP, bu süreçte hızla AKP-MHP trenine binince, alan boşalmış oldu ve HDP’nin ricati mümkün hale geldi.

Bu durum, Kürtlerle onurlu bir birliği savunan sosyalistler ve demokratlar için kuşkusuz olumlu bir gelişmedir ve bu hattın güçlendirilmesi önemli bir görevdir. Fakat ihtiyatlı olmalı: pozisyonlar çok sık değişebilir hale geldi ve HDP’nin bu pozisyonda tutulması için tazyik uygulamak, bunun taktik bir adım olma ihtimalini defetmek kritik bir öneme sahip.

* Post-scriptum: Yeni haberler, Davutoğlu ve Erdoğan’ın, yeni anayasanın hazırlanması sürecinin aceleye getirilmemesi üzerinde mutabakata varıldığını söylüyor. Böyle bir mutabakata varılmışsa bunun işleyişini ve Davutoğlu’nun karşı hamlelerini izlemek lazım. Davutoğlu stratejisinin tek atımlık baruta dayanıyor olması, stratejik derinliğinin kötü bir farsı olabilir. Bu farstan CHP’nin pek de eğlenerek çıkmayacağı ise son derece açık.

Darbe bir süreçtir

erdogan-in-obama-arasindaki-samimi-goruntulere-varank-tan-aciklama-geldi-88559-5

Siyaseten önem kazanmış tarihsel dönemeçlerin bir momentle özdeşleştirilmesi eğilimi sıklıkla rastlanılır. Bu durum, adeta, birtakım mühim olayların resmi(leşmiş) birer tanıma indirgenmesini beraberinde getirir. En basit örneğiyle, Fransız Devrimi, 14 Temmuz 1789’da Bastille’in zaptıyla eşitlenir, ve esasen çalkantılarla dolu ve yaklaşık 100 yıl sürecek olan devrim bu Bastille’in zaptı momentinin içine sıkıştırılır. Bu tür simgesel momentler elbette önemlidir, fakat tarihi momentlerden ibaret görmek hakikatin mistifikasyonunu da beraberinde getirir. Zira devrim gibi olguları, ait oldukları ve içinde şekillendikleri, salındıkları süreçlerden soyutlayarak koparır.

Benzer bir tehlike, kuşkusuz, darbeler için de geçerlidir. Üstelik, darbe (coup d’état), kelime ve kavram olarak anlık (momentary) bir eylemi işaret eder. İktidarın ele geçirilmesi için elinde zor aygıtı bulunduran çeşitli güçlerden/partilerden (partiyi geniş anlamıyla okuyunuz) birisi, öyle bir moment gelir ki, nihai belirleyici olan eylemi yaparak “vurur”, ve vurduğu elbette rakibi veya rakiplerinin bütünüdür. Buna karşılık, eylem belli bir momentte iktidarın devralınmasını işaret etse de, iktidarın tesisi süreçten bağımsız değildir. Dahası, kimi zaman iktidarın devralınması öylesine bulanıktır ki, belirli bir momentle sabitlemek mümkün olamaz. Dolayısıyla, darbe, tıpkı ve en az devrim kadar, bir süreç meselesidir ve kimi zaman büyük bir hızla, kimi zaman ağır ağır süzülerek, kimi zamansa başka darbelerle karşılaşıp el değiştirerek yoluna devam eder.

Resmi tanımlar, resmi tarih içinde en güvenli yerini bulur, ve resmi tarihler, mistifikasyon konusunda büyük iş görür. ‘Türkiye’nin yaşadığı son darbe hangisidir?’, diye sorduğumuzda, resmi tarihin belirlemesiyle, 28 Şubat 1997 tarihini işaretlemek çok yaygın bir cevap olacaktır toplum sathında. Halbuki resmi olmayan tarih, başka darbeler de işaretler tarihin yapraklarında. Ve, resmi tarihin aksine, bu darbelerin “simgesel” momentleri ya yoktur, yahut o momentler farklı anlamlarla yüklenerek başka türden mistifikasyon işlevi hedeflenmiştir. Örneğin, AKP’nin kuruluşundan 1,5 yıldan az bir zaman sonra, apar topar gidilmiş “erken” seçimlerde, sadece %34 oy oranıyla mecliste %66’lık yer kazanması, resmi tarihe göre, genç bir partinin ilk girdiği seçimlerdeki büyük başarı olarak görülür. AKP’nin o dönemki yasaklı lideri Erdoğan’ın garip bir “tekrarlanan” seçimle, 9 Mart 2003’te Siirt’ten milletvekili seçilmesi ise, dönemin muhalefet lideri Baykal’a göre “demokrasinin gereği” olan, “iftihar edilecek” bir gelişmedir.

Buradaki momentlerin her biri önemlidir, ama bütün bunları belirleyen şey sürecin kendisidir. Darbe de, öyleyse, tıpkı devrim gibi, bir süreçtir.

Yine bir başka darbe, ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir muhtıra ve anti-demokratik bir ayıbın önlenmesi olarak, birbirlerinden kopuk şekilde anılmaya değer bulunur, resmi tarih tarafından. Önce 27 Nisan 2007’deki “e-muhtıra”, daha sonra Mart 2008’de açılan AKP’nin kapatılması davası, bir süreç içerisinde ve darbe kavramıyla bağlantılı olarak değerlendirilmesi gerekirken, ayrıksı ve demokratik teamüllerin azıcık dışına çıkan çeşitli devlet organlarının (TSK ve Yargıtay) normale, yani demokrasiye döndürülmesi olarak anlaşılmaktadır. Demokrasi, bu iki momentin akabinde, Ergenekon, Balyoz ve diğer davalarla daha da kararlı bir şekilde normalleştirilir, ve elbette, yine, bu siyasi davalar da darbe olarak değil, bugün en fazla bir başka siyasi çekişmenin tövbesi olarak “millî orduya kumpas” olarak adlandırılır. Bu esnada Türkiye bir anayasa referandumu yaşamaktadır ve Erdoğan’ın AKP iktidarı, devleti birlikte fethettikleri Cemaat’le nihai ve kaçınılmaz hesaplaşmasını yaşayacağı üçüncü dönemine girmektedir.

İktidar bloku içindeki hesaplaşma da darbelerden münezzeh değil ve fakat buradaki momentler simgeselleşerek süreç olabildiğince flulaştırılmaya çalışılıyor. İlk olarak 7 Şubat 2012’de MİT’e yapılan Cemaat operasyonu, son anda durduruluyor ve darbe süreci, ilk hamlesinde kesintiye uğruyor. Bu haberi alan Brez Öcalan’ın “darbe mekaniği” tabiri ise, diyalektiğe gönül vermiş bir büyük teorisyenin “süreç”i neden “müzakere”ye yakıştırdığını fakat “darbe”ye yakıştıramadığını anlamamızı zorlaştırıyor. Her halükârda, 7 Şubat darbesi püskürtülür, karşı darbe ise sessiz sedasız, ve çok derinden gelişir. AKP ile Cemaat arasındaki husumet (kamu atamalarında Cemaatçilerin önünün kesilmesinden ve bir ölçüde tasfiye çabalarından dershanelerin kapatılması meselesine kadar geniş alanları kapsıyor), Haziran’ı birlikte aşmalarına engel olmaz; fakat, yaz önce güze, sonra kışa çevirdiğinde ve ayaklanma sindirildiğinde, 17 ve 25 Aralık momentleri gelir. En az 7 Şubat’tan bu yana süregelen süreç devam etmektedir. İlkinde olduğu gibi, ikincisinde de, fakat bu sefer çok daha ağır kayıplarla, bu darbeler de savuşturulur, fakat darbe süreci başka darbe momentlerine ve süreçlerine gebe kalmayı ihmal etmez.

10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu süreçlerin en belirleyicisi durumunda. O döneme kadar, yürütmenin başı konumundaki başbakan, devletin en tepesine çıkarak eski mevkiine “idare edebileceği” bir vekil bırakarak yürütmeyi, partisindeki ağırlığını kullanarak meclis çoğunluğunu elinde tuttuğu için yasamayı büyük bir dirençle karşılanmadan ele geçiriyor; bunun yanı sıra, cumhurbaşkanı sıfatıyla atamalar, tasfiyeler ve emekliye ayırmalar aracılığıyla, kısmen de olsa, yargıyı kontrol altına almaya başlıyor; dahası, mülki idare amirlerinin yetkilerini giderek genişleterek taşradaki merkezi otoriteyi, askerin aleyhine ve doğrudan cumhurbaşkanlığının lehine olmak üzere, güçlendiriyor; MİT ve kısmen veya büyük ölçüde dönüştürülmüş polis teşkilatı üzerinden yasal zor tekelini, paramilisler ve birer public figure’e ve terörize edici opinion maker’a dönüşen mafya eskileri ve hatta Türkiye’de çeşitli “deliberate” eylemlerde bulunan Suriye cihatçıları ile de yasal olmayan zor tekelini Saray’a bağlıyor — ki biz bu hem yasal hem gayri yasal zor tekelini elinde bulunduran güce, külliyen, “10 Ağustos Cemiyeti” diyoruz.

Bu esnada, 7 Haziran seçimlerinin sonuçları, yasamanın elden kayıp gitmesini işaret ettiğinde, seçimlerin 1 Kasım’da “tekrarlanması” ile sonuçlanacak süreç, 10 Ağustos simgesel momentiyle birlikte ele alındığında, aslında darbe sürecinin devamından başka bir şey olmuyor. 10 Ağustos’un akabinde mecliste cumhurbaşkanı alkışlama eyleminin yükünden, yalnızca ve sadece Haziran-Kasım Interregnum’unu darbe olarak niteleyerek kurtulma çabaları kimi cenahlarda ayyuka çıkıyor. Darbe 2015 güzünde, en az 2014 güzünde olduğu kadar devam ediyor; patlayan bombalar ve ölen onlarca insan zamanla birer istatistike dönüşüyor.

Nitekim, 2015 Interregnum’u Kasım’da nihayete erince, bir yandan darbe ve sürecin çok daha özdeşleştiği, diğer yandan bu dönemin içinde yeni momentlerin ortaya çıktığı bir hengamenin içine düşüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, İncirlik’i US Air Force’a çoktan açmış bulunuyor, bunun karşılığında devlet Kürtlerle içeride savaşa başlıyor; Kürtlerle dışarıda savaş makbul karşılanmadığı için ve tarihin büyük bir tesadüfü neticesinde bir Rus uçağını nahoş bir şekilde düşürdüğü için, kendi Suriye sınırları boyunda ve ötesinde jetlerini uçuramıyor; Suriye-Türkiye hattında cihatçı giriş-çıkışlarını engellemek için ABD büyük bir nezaketle “patrolling” ve “monitoring” desteği sunuyor; Avrupa’ya yönelen mülteci akışını engellemek, karşılığında büyük toplumsal ve iktisadi yüklerin altına girmek kaydıyla, Erdoğan ve Davutoğlu’nun birbirleriyle tatlı bir rekabete girdiği ve en iyi olanın uzatılmış iktidarla ödüllendirileceği bir at pazarlığının konusu oluyor; Ege denizindeki kaçak mülteci teknelerinin denetimi, yani yakalanıp Türkiye’ye iade edilmesi, NATO’ya bırakılıyor; İsrail’le ilişkiler nihayet normalleşme seyrine girerken Rusya ve İran’la ilişkiler gitgide bozuluyor; bu esnada 17-25 Aralık momentlerinin yıldız ismi Rıza Sarraf Miami’ye tatile gittiğinde “yakalanıyor”.

Demek ki, 17-25 Aralık’ın püskürtülmüş darbesi aslında tam olarak püskürtülmüş olmuyor, üstelik uluslararası bir meseleye dönüşüyor. Diğer taraftan, Türkiye giderek terör saldırılarının yoğunlaştığı bir uzatılmış iç savaş sahasına dönüyor, ve bu dönüşe mültecilerin bir “güvenlikli bölge” olarak Türkiye’de yığılması ve Kürdistan’da süregiden acımasız, kanlı bir kent savaşı eşlik ediyor. Kürt şehirlerindeki yoksul mahalleler tahrip edilirken, devlet tekelinin en kârlı işlettiği sektör olan toprak rantı meselesi devreye giriyor, acele kamulaştırmalar yapılıyor ve bu kamulaştırmaları kapsamlı kentsel dönüşümlerin izleyeceği belirtiliyor.

Bu şartlar altında, Erdoğan Partisi ve taraftarları, Rusya’yla ilişkileri yeniden düzeltmek için gecikmiş manevralar araştırmakla ilgilenmeye başlarken, uluslararası güç dengesi tuhaf bir şekilde tersine işliyor. Suriye’de Kürt siyasi varlığını federasyon, devlet veya özerklik olarak istemediğini IŞİD kararlılığında ve deliliğinde ortaya koyan Türkiye, buradaki Kürtlere himaye yarışına giren ABD ve Rus emperyalizmleriyle çeşitli düzeylerde çatışırken, ABD, Kürt siyasi entitesi konusunda Türkiye, İran ve Suriye’yle örtüşen bir konum alıyor; buna karşın, Suriye’nin toprak bütünlüğü için savaş sahasına Esad tarafından davet edilen Rusya, müttefiklerinin beklentilerini boşa çıkarırcasına federasyon fikrini destekliyor. Erdoğan Rusya’ya doğru adım atmak isterken Cemaat vesilesiyle ABD tarafından, ABD’ye doğru adım atmak isterken Kürtler vesilesiyle Rusya tarafından kıstırılıyor.

Bu şartlar altında, olumlu, olumsuz veya nötr anlamda, beklentiler, Erdoğan’ın bir “darbe” yoluyla iktidardan indirilmesi yönünde yoğunlaşmış durumda. Bütün bu darbeler ve darbe süreçleri ise bize bu beklentiler bakımından bir fikir verme ihtimali taşıyor. Tarih, evvela, darbe konusunda momentten çok sürece odaklanılması gerektiğini söylüyor. Saniyen, siyaseten belirleyici gözüken olaylar tekilliğinde değil, olayların bütünlüğünde bir siyasal dönüşümü kavramak gerektiğini ifade ediyor. Salisen, darbelerin her zaman silah zoruyla olmadığını, uygun şartlar mevcutken silahsız olmasının çok daha makbul olduğunu gösteriyor. Bu sonuncuya ilişkin şunu akılda tutmak gerekiyor, daha evvelki bir yazıda ‘[bir] şiddet mekanizması[nın] örgütlü bir başka şiddet mekanizması olmadan ortadan kaldırıla[mayacağını]’ ifade etmiştik. Bu ifade geçerliliğini koruyor. Zor tehdidi olarak örgütlü şiddet mekanizmaları, her zaman zora başvurmak zorunda kalmayabiliyor. Heideggerci bir Dasein misali, zoru elinde bulunduran güç/parti, o potansiyelin varlığıyla da iş görebiliyor. Bugün Latin Amerika’daki darbe beklentilerinin bu yönde oluşu, bir silahsız darbenin tercih unsuru olması,  Amerikan emperyalizminin Obama Doktrini’ne bilhassa uygun bir gelişme sayılmalı.

Ve nihayet, şunu söyleyebiliyoruz: 2014 Ağustos’undan bu yana yürürlükte olan Erdoğan darbesi iki özelliği haizdir: 1) Bu darbenin gelişim yönü, açıkça anti-Amerikan karakter kazanmıştır. 2) Darbenin gelişimi esnasında, karşı-darbenin de süreci hızlanmıştır ve yürürlüktedir. Öyleyse, darbe ve karşı-darbe, Erdoğan’ın kendisinin değil ama Erdoğan darbesinin anti-Amerikan karakteri ve Amerikan emperyalizmi aynı süreç içinde iç içe geçmiş durumdadır ve birbirlerini belirlemektedirler. Bu çatışmanın nihai bir momentle son bulması, yani, resmi tarihin yazacağı türden bir darbe beklentisi, açıkça nafiledir. Bu yalnızca, işçi sınıfı penceresinden bakıldığında, toplumsal güçlerin müdahil olamayacağı “büyük siyaset” hamlelerinin yürürlükte olması ve bu bakımdan, toplumsal güçlerin düzeni başka yerden ve başka kanallarla zorlaması ve delmeyi denemesi gerektiği için böyle değildir. Bundan başka, yine büyük siyaset sahnesinde, bir darbe momentinin kendisinin lüzumsuz olması ihtimalinin, olmaması ihtimalinden daha büyük ağırlık kazanmış olmasıyla da böyledir. Yine de ikinci ihtimali tamamen gözardı edebileceğimizi kimse iddia edemez.

Ülkenin mülteci krizinde Avrupa’nın arka bahçesine dönüşmüş olmasından, sınırlar ve hatta Doğu Akdeniz’deki güç dengesi meselesine kadar, Türkiye, egemenlik güçleri dengelenmek istenen fakat düzeninin bozulmaması gerektiği bir ülke konumunda. Bu yüzden de yürütülen Kürt savaşına ikiyüzlü bir şekilde arka çıkılıyor; gerekirse genç kuşak militan Kürt (lümpen)proleter gençliğinin gözden çıkarılabildiği ama Kürt sermaye sınıfının el üstünde ve Diyarbakır’ın gated community’lerinde tutulduğu, bu yüzden Kürtlerle savaşın ucunda bir müzakere masasının sürekli göründüğü bir savaş sürdürülüyor. Bu savaşın sonunda, PYD/YPG’ye de sirayet edecek şekilde, PKK’nin kendisinin değil ama militanlığının sınıfsal kökeninin ezilmesinin, fakat öte yandan boşluk kabul etmeyecek doğada su yüzüne Kürt burjuvazisinin geçirilmek istendiği ortada. Erdoğan Partisi’nin amacı, bundan fazla olarak, kendisiyle birlikte merkeziyetçiliği de, herhangi bir yeni müzakere masasında rehin vermek üzere, kurtarmak.

Bu müzakere masası, Erdoğan Partisi açısından, artık Kürtlerle kurulabilirmiş gibi gözükmüyor. Fakat elinde tuttuğu rehinenin büyüklüğüne göre, ABD’nin kendisiyle kurulması muhtemel gözüküyor. Bu durumda, silahsız ve sessiz bir darbenin şartları Türkiye’de çok daha gelişmiş duruma gelecektir. Özellikle de nüfus ve ekonomi açısından patlayacak kadar sıkışmış bir Türkiye’yi yönetmek isteyecek eli sopa tutabilen rejim inşası bir darbe momentinde değil, uzun bir darbe sürecinde gerçekleşebiliyor. Üstelik, eli sopa tutmakla da yetmiyor, bu rejimin rızaya da dayanması icap ediyor. Bu sebeple, Sisi’nin Mısır’da yaptığı türden bir askeri darbenin, hele ki Erdoğan gibi birine karşı yönelirse, ayaklarının üstünde kolaylıkla duramayacağı şimdiden ortada. Bu, bir iç savaşı tetikleyeceğinden dolayı değil; ne AKP’nin ne Erdoğan Partisi’nin bu kadar militan bir tabanı var. Erdoğan Partisi’ni koruyan, yalnızca paralı askerlerden mürekkep 10 Ağustos Cemiyeti. AKP’nin bundan ayrı bir sigortası da bulunmuyor. Fakat, düzenin kendisi, böyle bir senaryo durumunda kendini yeniden üretecek aşamaya gelene kadar ciddi toplumsal ve iktisadi bunalımlar ve potansiyel olarak hazirûn bir Haziran’la yüzleşmek durumunda kalabilir. Bunun riski alınabilirmiş gibi durmuyor. Öte yandan Ali Koç, Erdoğan’ın şahsında AKP’ye övgülerini esirgemekte bir an geri durmuyor. Büyük burjuvazi açısından Kasım’daki seçim sonuçlarının getirdiği olumlu tablo, şu sevilen terimle söylenecek olursa “istikrar”, sürdürülmek isteniyor ve riske edilmek istenmiyor.

Nihayet, Davutoğlu’nun rolü de belki ortaya çıkıyor. Şu anda AKP ve Meclis, belki de son büyük icraatini yaparak, Erdoğan’ın da razı olmayacağı türden bir Anayasa ve Türk-işi olmayan bir başkanlık ile, hem Erdoğan’ı etkisizleştirmeyi, hem de rejimi nihayet değiştirmeyi amaçlıyor olabilir. Bu muhakkak ki Erdoğan’ı görev süresinin sonuna kadar yerinde tutacaktır fakat olabildiğince yumuşak bir geçişle, Erdoğan darbesinin de sonunu getirecektir.

Erdoğan darbesi, eski rejimi, yenisiyle değiştirmeyi amaçlıyordu. Görünen o ki, yeni rejimin doğuşu kaçınılmaz, ama bu, ne Erdoğan’ın istediği yönde ne de Erdoğan’a yar olacak. Üstelik, bu doğumu, siyaseten hadım edilmiş olarak izleyecek olması gitgide daha çok ihtimal kazanıyor.

Kürdistan koparken

CWV_1pMWwAEqLJ3.jpg-large

TC ile PKK arasında Haziran seçimlerinden hemen sonra şehir savaşı formunu almış olan mücadele şu an devletin hız verdiği operasyonlarla çok dramatik bir hale büründü. Bugün bu operasyonlar esnasında katledilmiş olan 11 yaşındaki Cizreli Salih’in cansız bedenini görmek tarifsiz bir üzüntü veriyor.*

Devlet Kürt şehirlerindeki operasyonlarında kendi hesabına “başarılı” olsa dahi, onun yarattığı yıkımın Kürtlerin ulusal bilincinde birikime sebep vereceği çok açıktır. Devlet değil belki ama Türkler, “PKK halktır” ifadesini biraz da bu yüzden anlamıyor: “Bütün bu terör olayları bitmişti hani, çözüm süreci, müzakereler, vs. derken, bir anda nasıl yeniden geri geldi?” diye soruyorlar.

PKK halktır, çünkü Kürt özgürlük hareketini en kapsamlı ve militan biçimde örgütleyebilen örgüttür. Ama bu dahi arızidir, geçicidir. Yarın PKK yenildiğinde, sindiğinde veya uzlaştığında veyahut KÖH’e yabancılaştığında, KÖH bir hareket olarak o ulusal bilincin artikülasyonuyla yeniden başka bir örgüt tarafından örgütlenebilir. Hareket ile örgüt arasındaki ayrımdır bu, ve bırakın ortalama Türk’ü, Türk solcusu bile bunun pek ayırdında değildir. Öte yandan da şu bir gerçek: Türklerin bir kısmı HDP’ye destek verirken Türkiyelileşme/Türkiyelilik projesini onaylayarak verdi. Gelinen şu noktada KÖH’ü örgütleyen PKK ve bileşenleri, ciddi bir kopuşa doğru ilerliyor.

Türk için Kürtlerin Türkiye’den kopmaması zaruridir. Bu hatalı ve ezberci bir formülasyona dayalı olarak iddia edilen, TC’nin Kürdistan’la kolonyal sömürü ilişkisi kurmasıyla alakalı değildir. TC-Kürdistan ilişkisi, Fransa-Cezayir ilişkisi olmadığı gibi, TC de Kürdistan’da sömürgeci değildir. Ama Kürtler Türkiye içinde ezilen ulustur ve bu ezen-ezilen ulus ilişkisi (bütünüyle olumsuz sonuçlar doğurmamakla birlikte) Türk için vazgeçilmezdir.

Hakeza, Kürdistan’ın Türkiye topraklarından kopuşunun yaratabileceği yıkımdan sadece Türkler değil, bizzatihi Kürtlerin kendisi de olumsuz etkilenebilir, zira ulusal bağımsızlık hareketlerinin, bağımsızlıktan sonra ne kadar işbirlikçi olabildiklerini dekolonizasyon süreci bize göstermiştir.

Gelinen nokta o kadar netameli ki, TC uzlaşması gerektiğini bildiği halde uzlaşamıyor, çünkü elinden kayıp giden Kürdistan’ın (ki bu kaymanın artık devlet örgütlenmesinin ademimerkezileşmesiyle başladığı açıktır) bu kopuşunun daha da hızlanabileceğini görüyor; PKK ise Kürdistan’daki bu son şehir savaşının hem Kürtler hem de örgütün kendisi için bir felaketle sonuçlanabilme ihtimalini gördüğü halde frene basamıyor, zira artık açık şekilde görünüyor ki fren tutmuyor.

Hareketle örgüt arasındaki diyalektiğin çalıştırdığı mekanizma artık kendi yolunu tutturmuş vaziyette. Ve bunun önüne konacak bir taşın, o mekanizmayı durdurmaya yeteceği muamma iken, o taş işlevini görecek her kimse (artık Barzani mi olur, Öcalan mı olur, PKK’nin kendisi mi olur yoksa başka birileri mi olur bilinmez), o mekanizmanın altında kalıp un ufak olacağı kesin gibidir.

* Bugün çeşitli medya kanallarında teyitli bir şekilde dolaşıma giren yüzüstü yatan beden fotoğrafının, 11 yaşındaki Salih Edim’e ait olmadığı akşam saatlerinde ailesi tarafından açıklandı. Her ne kadar fotoğrafın sahihliği (nerede ve ne zaman çekilmiş olduğu, bedenin canlı olup olmadığı, vs.) tamamen şüpheli hale gelmiş olsa da, yaygınlaştırılan bu “haber” dahi, yukarıda sözünü ettiğimiz o frenlenemez mekanizmaya işaret ediyor. O mekanizma harekete geçti ve önüne elbet hakikati de alıp götürecek. Dolayısıyla, dikkati dağınık okuyucuya not etmek isterim ki, bu yazı başından beri ölen kişiyle ilgili değil, Kürdistan’ın kopuşuyla ilgilidir .

Suriye Savaşı’nda üçüncü form: IŞİD’e karşı savaş

iraq455041980

Türkiye’nin Suriye sınırında operasyon yapan Rus jetini düşürmesiyle ister istemez zihinlerde “savaş patlıyor mu?” sorusu oluştu. Savaşa dair genel kavrayış, egemen güçler arasındaki doğrudan askeri muharebe olduğu için, bu soru hem yerinde, hem de yersiz. Yerinde, çünkü Suriye’de yıllardır devam eden kargaşa düşürülen Türkiye ve Suriye uçaklarını saymazsak, ilk defa büyük güçlerden birinin bir bölgesel güç tarafından hedef alınmasına sahne oluyor. Bunun sonuçları neler olabilir, bu soruyu sonraya saklıyorum.

Bu soru bir başka yönüyle yersiz. Çünkü Suriye’de yıllardır devam eden kargaşanın kendisi bir savaş, bu savaş iki temel form buldu bu süreçte: iç savaş ve vekalet savaşı. Fakat özellikle son 2 senedir, vekalet savaşının limitlerine gelinmiş durumda ve bu limitler, savaşın yeni bir form kazanmasını zorunlu kılıyor: Suriye ordusu bitkin ve askeri kapasitesinin sonuna gelmiş; başlarda kimsenin ciddiye almadığı IŞİD teritoryal egemenlik tesis etmiş ve uluslararası hukukta devlet olarak kabul edilmemesinin tek sebebi hukuken tanınmıyor oluşu; “ılımlı muhalifler” eğit-donat türü programların başarısızlığıyla ve bilhassa toplumsal alanda örgütlenememeleri nedeniyle birer birer IŞİD tarafından yutulmuş; el-Nusra aldığı hem IŞİD hem de Esad karşıtı pozisyon nedeniyle geniş bir ittifak ağı örebilmiş… Ve nihayet, vekalet savaşı öyle bir şekilde ilerliyor ki, sahada mutlak bir kazananın olmayacağı ayyuka çıkmış.

Bu zorunluluk karşısında, vekalet savaşına taraf olan büyük güçler arasında doğrudan ilk güç tartısına çıkış, sanıyorum 2013 yazının sonlarına tekabül ediyor. Hatırlayalım, o dönem Rus savaş gemileri ilk defa — Sovyet döneminden bu yana ilk defa –Doğu Akdeniz’de görülmeye başlanmıştı. Hem iç savaşın, hem vekalet savaşının sıkıştığı bu tarihlerde, bu sıkışmadan çıkış, açık bir şekilde büyük güçlerin askeri varlıklarının karşı karşıya gelerek, bu iki savaş formundan daha konvansiyonel bir savaş formuna geçişi olasılıklar dahiline getirmişti. Daha açık konuşacak olursak, 2013 sonlarında prematüre bir dünya savaşının eşiğine gelinmişti.

Fakat ne olduysa oldu, bu “tehlikeli” çıkıştan bir anda dönüldü ve başarısızlıkla sonuçlanacak olan Cenevre II Konferansı ile siyasi müzakereler dönemi başladı. Ve bu süreçte IŞİD, o vakte değin hiç olmadığı kadar büyük bir ivmeyle büyüyerek Suriye iç savaşının en büyük gücü konumuna geldi. IŞİD büyüdükçe iç savaş daha karmaşık bir hal almaya başlarken, vekalet savaşı ise önemli ölçüde anlam kaybına uğradı. Zira belirli bir noktadan sonra, IŞİD vekalet savaşındaki unsurların birinci dereceden hasmına dönüştü. Suriye Ordusu’ndan Hizbullah’a, el-Nusra’dan Özgür Suriye Ordusu’na ve kuzeyde Kürtlere kadar (ki Fırat’ın hem doğusunda hem batısında, hem Suriye’de hem Irak’ta, hem PYD hem de Peşmergeler ile IŞİD’le karşı karşıya geldiler), vekalet savaşına angaje olmuş bütün güçler için en büyük tehdit, artık IŞİD demekti.

Vekalet savaşı bu şekilde anlam kaybına uğrarken, savaş alanındaki vekalet güçleri arasındaki husumet elbette kaybolmadı. İç savaş devam ediyordu fakat öncelik değişmişti: artık bir taraf için muhalifleri, diğer taraf içinse rejimi yenmek değildi öncelik; öncelik, IŞİD’in teritoryal egemenliğine kesin olarak son vermek olmuştu. Bu amaç için tavır alma işi nedense gitgide gecikirken, ancak 2015 yazında nihai bir strateji oluşturuldu ve bu amaç doğrultusunda Atlantik/NATO bloku bir IŞİD karşıtı koalisyon kurdu. Rojava’daki PYD varlığını birinci derecede güvenlik tehdidi olarak algılayan Türkiye, ABD’yle bir pazarlık neticesinde, kendi özerk Türk-usulü teröre karşı savaş programını PKK’ye karşı başlatırken, diğer taraftan İncirlik ve diğer üslerin kullanımına müsaade ederek IŞİD karşıtı koalisyon içinde de (Tolga Tanış’a göre sembolik olsa da) yer buldu.

Atlantik/NATO blokunun hamlesine, vekalet savaşının diğer unsurlarının hamisi olan Rusya ve İran (ve daha dışarıda durmakla birlikte, Çin) öncülüğünde oluşan Avrasya bloku, Doğu Akdeniz’de daha büyük askeri varlık ve Lazkiye üssüne Rus savaş uçaklarının kurulmasıyla yanıt geldi. İncirlik’e karşı Lazkiye formülü, bölgedeki dengeyi yeniden kurdu. Halen egemen bir devlet olan Suriye hava sahasında sınırsızca faaliyet yürütme hakkıyla, Rusya, çekingen ve seyrek gerçekleşen (ve daha ziyade Suriye ve Irak’taki çeşitli stratejik Kürt mevzilerini IŞİD’den korumaya yönelik) Amerikan sortilerine çok daha güçlü bir yanıt vermiş oldu. Halihazırda bu Rus hava güçlerinin faaliyetleri devam ediyor, ve bu faaliyetler, bugün Rusya ile Türkiye, ve bir üst düzeyde Atlantik ile Avrasya blokları arasında bir anlaşmazlığa neden olacak bir dereceye ulaştı.

(Burada geçerken bu iki blokun, daha en başından beri Suriye’deki savaşı bir hegemonya savaşının uzantısı olarak tanımlamış olduklarını not edelim ve meselenin askeri boyutunu önceleyen kısmına dikkat çekelim.)

Demek ki şu tespiti yapabiliyoruz: vekalet savaşının ardında iki geniş blok mevcut ve bu iki blok, Suriye’deki iç savaşın gelmiş olduğu aşamada, her biri kendi hesabına olacak şekilde iki tane IŞİD karşıtı koalisyon kurulmuş vaziyette. IŞİD’in varlığı, bunu zorunlu kılmıştır, zira IŞİD, vekalet savaşının limitlerine ulaşıldığında, o vekalet savaşı formunun evrilebileceği bambaşka bir savaş formu yaratmıştır: IŞİD’e karşı, yahut başka deyişle “teröre karşı savaş”. IŞİD terörüne karşı savaşın meşruiyetinin asla sorgulanamayacağı bir uluslararası konjonktürde, bütün dünya artık IŞİD’le savaşmaktadır, ve Suriye’deki iç savaşın gidişatı, vekalet savaşı tıkanmasını aştırabildiği ölçüde, bu cihetten olacaktır.

Suriye İç Savaşı ile birlikte görüyoruz ki, artık savaş, teritoryal egemenlik sahibi güçler arasındaki konvansiyonel savaş olarak belki de bir daha hiç zuhur etmeyecek. En azından, bunca gelişkin silah sanayiinin domine ettiği büyük ordular arasında. Afganistan ve Irak’taki hezimetlerden sonra, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra yaşanmakta olan ama özellikle Suriye’de yaşadığımız deneyim, insanoğlunun savaş tarihinin de kesin bir şekilde dönüşmesi anlamına geliyor olabilir. Belki Mısır’da böylesi bir deneyim çok pahalıya patlayabilirdi; yahut Mısır’ın kendi siyasal dengeleri, özellikle de asker-sivil arasındaki güç dengesizliği, oradaki teritoryal stabiliteyi korumaya almak üzere, uluslararası destekle birlikte devreye girmiştir diyebiliriz. Her halükârda, Suriye’nin hem toplumsal formasyonu, hem de siyasal yapısı, insanoğlunun bu yeni icadı olan savaş formu için en elverişli şartları sunuyordu.

Gelelim baştaki soruya… Türkiye ile Rusya arasında savaş çıkar mı? Yahut, Rus jetinin düşürülmesi ne gibi sonuçlar ortaya koyabilir? Suriye’de IŞİD üzerinden gelişen bu yeni savaş formu, diğer formların kullanışsızlığına veya konvansiyonel savaşların miadının dolmuş olduğuna dair kesin bir şey söylemiyor. Bunların arasında, konvansiyonel savaş, “sürdürülebilirliği” açısından, İkinci Dünya Savaşı’ndaki tahribatın çok ötesinde sonuçlar doğurabilme kapasitesinden dolayı muhakkak kaçınılacak bir gelişmedir. Bunun yanı sıra, Türkiye gibi bir bölgesel gücün, Rusya gibi bir büyük gücü vurmasını mümkün kılan mantık (her türlü siyasi analizden soyutlayarak konuşursak) meşru egemen güçlere yönelik teritoryal ihlallerin mevcut uluslararası hukuk tarafından kesin biçimde yasaklanıyor oluşudur. Eğer burada Rusya’nın Türkiye sınırını ihlal etmesi gibi bir durum söz konusu değilse şayet, bu BM nezdindeki incelemeler sonucu açığa çıkartılır ve Türkiye mahkum edilir. Tersi durum ise Rusya için geçerlidir.

Dolayısıyla, meşru egemen güçler arası bu türden bir husumet, muhtemelen konvansiyonel bir savaşın çıkmasından ziyade, halihazırda süregiden IŞİD-karşıtı savaşın iç dinamiklerini belirlemek üzere bir etkiye sahip olacaktır. Bu anlamda, Türkiye’nin Rus jetine yönelik böylesi bir saldırıyı (yahut müdafaayı), içinde bulunduğu Atlantik/NATO blokunun büyük güçlerinden bağımsız yapamayacağı aşikârdır. BM Güvenlik Konseyi’ne durum intikal ettiğinde tablo daha da netleşecektir.

Eski Düzen ve Yeni Düzene Dair Notlar

fft81_mf2286211

Yalçın Küçük’ün tahliye edildikten sonra “Ergenekon Partisi”nden kopması ilginçtir. Biraz bunu ve bunun etrafında örülen hikayeyi anlamaya çalışalım.

Erdoğan AKP’si bilhassa Kürtlerle ipleri kopardıktan sonra yanına müttefik olarak Ergenekon Partisi’ni alınca ve bu pozisyon seçimlere giden süreçte ve ardından gelen savaşta hepten belirginleşince, Yalçın Küçük de yumuşak bir geçişle karşı safa katıldı. Zira Yalçın Küçük için Türkiye’deki sınıf mücadelesinin politik alanda yansıdığı temel antagonizma, İttihatçı-İtilafçı ikiliğidir ve hocanın son tahlilde yer aldığı kamp İttihatçılıktır.

Ergenekon Partisi’nin AKP’yle çok sorunlu, kendisi için de çelişkili, ama bir o kadar da zorunlu işbirliğine girmesi, onun İttihatçı kökeniyle olan ilişkisini bulandırırken, 19. yy sonu 20. yy başı konjonktürü içinde Batıcı bir reformizmle, Tanzimat’ın “yön”ünü de koruyarak içinde bulunduğu tarihsel blokun (Doğu’ya karşı Batı medeniyeti), 21. yy’a doğru aldığı politik tutum ve Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni, Ergenekon Partisi’ni bir anda Doğucu blokun içine sokmuştu. Nitekim ulusalcılığın temel iddiası 2000’lerin ortalarına doğru NATO blokundan koparak Rusya-Çin eksenine yönelmek iken TSK’ya arka arkaya yapılan operasyonlar ordu içinde iktidarda olan ve toplumsal düzlemde de hegemonik konumda bulunan Ergenekon Partisi’nin tasfiyesiyle neticelendi.

Yalçın Akdoğan’ın veciz ifadesiyle “milli orduya kurulan kumpas” işte bu süreçtir ve bu süreç nihayetinde tek başına hiçbir zaman iktidar olmamış AKP’nin, İstanbul burjuvazisi, liberaller, Cemaat ve Kürtlerden sonra ittifak kurabileceği tek ortak olarak Ergenekon ve Balyoz davalarının “düşmesiyle” Ergenekon Partisi’ni tekrar iktidara taşımıştır — bir farkla, bu kez “küçük ortak” olarak ve büyük ortağa yönelik açık edilen hoşnutsuzlukla. Haziran sonrası başlayan TC-PKK savaşında, Ergenekon Partisi, Türk usulü “teröre karşı savaş”ı büyük ölçüde olumlu karşılarken, parti içindeki ayrışma savaşın kendisiyle değil, zamanlaması ve başkumandanlığıyla ilgilidir. Şehit cenazelerinde birikmiş tepkinin ayyuka çıkması, bayraklı mitingler, vs. ile ilgili tartışmalar bu cenahta hep AKP ile kurulan ittifakın meşruiyeti üzerine oldu ve bu Ergenekon’un bir bütün olarak AKP ile uzlaştığı tek başlık Cemaat’in tasfiyesiydi. Ortak iki iç düşmandan biriyle ilgili (PKK) zamanlama ve önderlik anlaşmazlığı bu koalisyonun açıktır ki en yumuşak karnı ve buna rağmen koalisyonun bu başlıkta henüz birlikte yürümeyi sonlandırmamasının tek sebebi “güneyden gelen” PYD tehdididir. Ve bu tehdit kalıcıdır.

Öte yandan TSK içindeki ulusalcı tasfiyeleri sonucu Genelkurmay’ın tepesine açılan yolun NATO’cu/Batıcı klik için ardına kadar açıldığı da bir vakıadır ve bu, Hulusi Akar’ın şahsında cisimleşmiştir. Hulusi Akar, Ankara’daki “bizim çocuklardan” biri olarak hamle sırasını bekliyor ve bu bir sopa olarak Erdoğan’ın başında sallanıyor. Lakin şu an “televizyon kumandası” Erdoğan’ın elinde ve bunu ondan almanın meşruiyet zemini hazır değil — şimdilik.

Bütün bu gelişmeler karşısında Yalçın Küçük’ün aldığı yeni pozisyon işte bu bakımdan ilginçtir. O artık Ergenekon Partisi içinde değil, ve tam olarak angaje olmamış olsa da “yön”ünü karşı kutba doğru kırıyor, henüz buradaki tarihsel blok tam olarak kurulmamışken. Kurulmadı çünkü Cemaat’in ortada kalan cismi iki tarafa da uymuyor; bir taraf onu iç düşman ilan etmişken, diğeri henüz tam olarak sindiremiyor. Hakeza Cemaat de PKK’yle bu tarihsel blokun içinde yer almayı istemediği için bu kamptaki rabıta şu anda HDP üzerinden kurulabiliyor.

Haziran sonrası seçimlerde Yalçın Küçük’ün seçim (ve seçimin tartışmasız tek galibi HDP) değerlendirmesi bu bakımdan mühim ve HDP’nin tarihsel görevini de ortaya koyuyor: Küçük’e göre seçim sonucu bir devrim à demi faite (yarısı yapılmış devrim) idi. Ve bunun tamamlanması icap etmekte; zira görüldüğü üzere, parlamenter rejimin fiili tasfiyesi ve parlamentonun kendi kendini yeniden yürütmeyi ele alacak güçten yoksun olması, ister istemez yarısı yapılmış devrimin parlamento-dışı bir kurucu güce ihtiyaç duyduğunun göstergesidir.

Bu Türkiye’nin batısında patlayacak bir halk ayaklanması mı olabilir? Gezi’de bunun limitlerinin ne olduğunu birinci elden deneyimledik ve üstelik her şeye karşın önlemini geliştirmek isteyen AKP böyle bir ayaklanmanın daha baştan ölü doğması için de her türden yasal ve pratik tedbiri (İç Güvenlik Yasası, önleyici gözaltılar bir tarafta, giderek güvensizleşen kamu düzeni ve asayiş, patlayan bombalar diğer tarafta, kitlelerin kaygıları başarılı bir şekilde yükseltildi) almış vaziyette. Fantastik senaryolardan kaçındığımız zaman, geriye kalan tek yolun bir askeri darbeden geçtiği ortadadır, ve bu darbe bilindik veya “postmodern” formlar alabilir.

Unutulmamalı ki, 10 Ağustos 2014’ten bu yana parlamentonun askıya alındığı bir darbe sürecinden geçiyoruz ve bu darbe, Erdoğan’ın doğrudan kendisine bağlı, MİT’ten polis teşkilatına ve lümpen-proletaryaya kadar geniş bir üye profilini haiz 10 Ağustos Cemiyeti tarafından “korunuyor.” Aynı 10 Ağustos Cemiyeti, Erdoğan Partisi’nin kirli işlerini (Hürriyet saldırılarından muhtemelen Suruç ve Ankara katliamlarına kadar) görmekle de mükellef ve bunun için ücretlendiriliyorlar. Bu şiddet mekanizması örgütlü bir başka şiddet mekanizması olmadan ortadan kaldırılamaz ve bu bakımdan TSK, bu NATO’cu Genelkurmay görünümüyle uygun şartları bekliyor olmalı. Uygun şartlar oluştuğunda, yarım yapılmış devrim tamamlanmış olacak ve retour à la normale sürecine gireceğiz.

Bu bakımdan AKP’nin temsil ettiği ve konjonktürün kadriyle Ergenekon’u da içine katan tarihsel İtilafçı gericiliği, Küçük’e göre, yenilgiye uğrayacak ve karşı-devrim süreci son bulacak. O halde, Küçük’ü de takip ederek, İttihatçılık Batı-Doğu hattında küçük bir Ergenekon fasılasından sonra tekrar ait olduğu tarihsel bloka dönmektedir. Lakin aynı İttihatçılık, ulusal egemenlik iddiasını da kaybetmekte, NATO’nun ileri karakolu rolünü tekrar kabule geri dönmektedir.

Buna paralel olarak yeni gelişen “barbarlığa karşı medeniyet”, “kötülüğe karşı iyilik” dikotomileriyle tarihsel husumetlerin sebep olduğu ayrışma çizgileri silikleşmekte, ilericiliğin sihirli formülü olarak sunulan “seküler Türk – ilerici Kürt” terkibi benimsenmektedir. Öyleyse bu terkip hangi özdeşlik (identity) temelinde yükselecektir? Bir kurum olarak İttihatçılığın kökenlerini bulduğu Jön Türk hareketi işte bu noktada başkalaşmış, İttihatçılık nihayet kendisine yabancılaşmıştır, zira sihirli formülü işletebilecek tek özdeşlik dayanağı artık Türklük (veya Kürtlük) değil, Türkiyeliliktir. Jön Türk hareketi, yüzyıl sonrasında (dönüşmemiş fakat) başkalaşmış bir formda, Jön Türkiyeli hareketiyle ikame edilmiştir. (Geçerken söylemek lazım, Türkiye’de Ortodoks Marksizme ve doktrine en sadık partisi bölünürken, sihirli formülün yaratıcısı BHH de örtük bir şekilde HDP’ye yaklaşırken, Yalçın Küçük’ün eski yoldaşı Metin Çulhaoğlu’nun HTKP’sinin BHH’de daha etkin olması ve nihayet HDP’ye seçim desteği verme kararı tesadüfi olmasa gerek.)

Bu durum oldukça trajiktir. İktidarının ilk dönemlerinde liberallerle ittifak halindeyken AKP’nin (neo)liberal dalgasıyla kuvvetlenen ve bilhassa şimdi eski liberalliklerinden dolayı nedamet getiren sivil toplumcuların o vakitler korkunç bir sol liberalizm dalgasıyla yükselttikleri bu özdeşlik ideolojisi, bugün AKP’nin ve tabanına yaymaya uğraştığı Sünni-Türk özdeşlik ideolojisinin karşısında dikilmektedir. Selefi İslamcılığın da yükselişte olduğu bir devirde Sünni-Türk, barbarlığın ve vahşetin simgesidir artık.

Fakat, oluşum süreciyle birlikte düşünüldüğünde, Jön Türkiyeliliğin, liberalizmin sol ve sağ varyantlarıyla, İttihatçı-Jakoben-merkeziyetçi solla en fazla sorunlu bir evlilik yapacağı aşikardır. Bu noktada, Kürtlerin de örgütsel olarak ihtiyatlı davrandığını görmek gerekir. Seküler Kürtler, içlerinde bulunduğu seküler-olmayan Kürtlerle ortak olan Kürtlük özdeşliğini Jön Türkiyelilik için bir kenara mı atacak, yoksa Kürtlük özdeşliğine sahip çıkarak bağımsızlık yoluna mı devam edecektir? Bu kritik bir sorudur ve bunun cevabını tahmin etmek imkansızdır.

Yine de alametlere göz atmak gerekir: HDP, en başta bir Jön Türkiyelilik projesidir ve seküler Türkler tarafından gördüğü ilgi ve seküler Türklerin HDP’de keşfettiği kullanım değeri bu özdeşlik temeline ve bunun ideolojisine olan yatkınlıktır. HDP’nin – haklı bir şekilde – şahsında cisimleştiği Selahattin Demirtaş, konumunu ve gücünü belki de Kürtlerden çok Türklere borçludur. Ve yine belki de, tahmin şansını kullanarak, HDP’nin PKK’den (yahut PKK’nin ulusalcı-bağımsızlıkçı kliğinden) ayrıştığı husus bu iki özdeşlik temelinden hangisine meyilli olduğunda yatmaktadır.

Bu bakımdan Erdoğan’ın boğarak öldürmeye çalıştığı eski rejim, kurtulmak için çırpınırken, etrafında ancak bu projeye yatkın olan HDP’yi gördü ve ona sarıldı. Eski rejimin en büyük iç düşmanı, onun soluk borusu haline geldi. Öte yandan, doğmakta olan yeni rejim, ölü doğum yaşamamak için eski düzenin koruyucularından yardım gördü. Bu iki korkunç çelişki birbirini belirlemekte ve aynı anda uluslararası konjonktür tarafından da belirlenmektedir. Türkiye tarihinin hiçbir dönemi, Büyük Savaş ve ertesi dahil, belki de iç siyasetin dış siyasete bu kadar bağımlı olduğu, onun tarafından belirlendiği bu ilişkiselliğe ve bu çelişkilere sahne olmamıştır.

Bu yönüyle içinde bulunduğumuz şartlar bir devrimci duruma işaret etmektedir ama bu başka bir tartışma konusu.

Demokratik İslam Kongresi girişimi hakkında bazı notlar – 2

Öcalan’ın çağrısıyla başlatılan Demokratik İslam Kongresi nihayet toplanıyor. Bu konuyla ilgili birincil ve temel eleştirilerimi şu yazıda yapmıştım. Burada da, oradaki bir takım eleştirileri genişletmeye, bazı kavramları ve meseleleri açmaya çalışacağım. (Bu yazıdaki tartışmalar, FriendFeed’deki hesabımda yapıldı.)

Önceki yazıda geçen İslam’ın siyasal alana hapsedilmesi meselesinden kastımı biraz açmalıyım: Avrupa’da Aydınlanma’nın kulüpleriyle birlikte oluşmaya başlamış kamusal alan ve onun zaman içerisindeki dönüşümü, bu kulüplerin sonra politik partilere dönüşmesi, buradan ayrı ve özgül bir siyasal alanın çıkması, siyasetin bu siyasal alanla sınırlandırılması ve giderek siyasal alan olarak tariflenen soyut mekanın dışında kalan her şeyin siyasetten dışlanması temel derdim. Modern liberalizmin amentüsü bana kalırsa bu hayâli (‘fictitious’) siyasal alanın, gerçekliğe kendini dayatması üzerinedir. Hele ki bütün parlamentarizmler bu siyasal alanın korunumu, siyasetin bu sınırlar içinde yapılması üzerine mütabakat halindedirler. Modernlik bu bakımdan çeşitli alanlara bölünmüştür: kamusal alan, özel alan, siyasal alan, toplumsal alan, ekonomik alan, vs. Bunlar arasında yoğunluğu değişen düzeyde belirli bir ilişki öngörülüyor olsa da (siyasal iktisat gibi), aslen alanlara özerklik atfedilir ve böylece alanların teknikleştirilmesi, uzmanlaştırılması, vs. mümkün olur.

Dolayısıyla, İslam’ın “demokratikleştirilerek” herhangi bir şekilde özgürleştirici olduğu söylenen herhangi bir demokratik politik oluşuma dahil edilmesi, tam da demokrasinin (antik veya modern) siyasal alan ile olan göbek bağından dolayı, o totalitenin parçalanmışlığını (ve parçalarının yabancılaşmasını) yeniden üreteceğini, bu sebeple de o özgürleşmenin daha baştan ketleneceğini, İslam’ın da bu bakımdan yalnızca bir araca dönüşeceğini söylüyorum. Bu anlamda “siyasal alan”, siyasetin aslında geniş anlamıyla güç ilişkilerinden mürekkep olan ve bahsi geçen bütün o parçalanmış alanları aslında aşan karakterinin tanımlanmış bir mıntıkaya indirgenmesini ifade ediyor. Yazıda önem atfettiğim “siyaset alanı” ise, buna karşılık, yeni/yenilenmiş/yeniden tanımlanmış siyasal araçların, siyasal öznenin elinde işe koşulduğu siyasal imkanlar bütününü tanımlıyor. İslam’ın tarihselleştirilmiş bir kavrayışıyla yenilenmiş bir araç olarak özgürleştirici siyasal öznenin elinde yeniden tanımlanması, bana kalırsa böyle bir siyaset alanını açabilir, buradan imkanlar doğabilir.

Felix‘in de başka bir noktadan tartışmaya müdahalesi oldu. Ona göre, kabaca özetlersek, “ruhsuz dünyanın ruhu” olabilecek türden ama siyasallaşıp kurumsallaşmamış bir İslam yorumunu ortaya koyabilecek bir Sünni alimin ol(a)maması, İslam ile özgürleştirici bir siyaset arasındaki bağın daha en baştan sakatlanmasına neden oluyor. Yine ona göre, burada İslam’ın tarihselleştirilmesi olarak ifade ettiğim girişimin de pek bir anlamı olmayacak yönünde.

Felix’in dediği türden bir İslam yorumunun, yani ruhsuz dünyanın ruhu olacak, ezilenin (ve sömürülenin) özgürleşmesine imkan verecek bir tini vücuda getirecek bir İslam yorumunun da ancak İslam’ın tarihselleştirilmesinden (tarihsel yorumundan) çıkabileceğini düşünüyorum. Bu biraz da, yine, İslam’ın ve İslam coğrafyasındaki siyasetin tarihiyle alakalı bir mesele. Yukarıda kısaca söyleyip geçtiğim o Batı’daki burjuva siyasal alanının zuhur edişi ile Doğu’daki siyaset mefhumunun evrimi paralellik göstermiyor. Ne zamana kadar? Modernitenin sorunlu bir şekilde bu İslam coğrafyasına girişine kadar. Batı’dan sonra bu coğrafyada da o siyasal alan, bu sefer çok daha zorlama bir şekilde, ve epey büyük çelişkilerle birlikte ortaya çıkıyor; ama beri yandan gündeliğin içindeki siyaset, ekonomi, toplumsal ilişkiler, vs., çeşitli İslam yorumlarının da artık bölgesine göre sahip olduğu meşruiyet çerçevesinde üretilir ve yeniden üretilir kalmaya devam ediyor. İslam’ın en motamot, en takoz, en metne sadık yorumu olan Selefiliğin, bütün bu mevcut toplumsal çelişkiler bağlamında kolaylıkla çevre-cemaat bulması, mülksüzleştirme yoluyla birikimin (‘accumulation by dispossession’), katliamların cihad yoluyla gerçekleşmesi, ve bunun bu kadar kolayca imkan bulması, derinlerde kalan bu İslam’ın siyasal karakteriyle yakından ilişkili.

İslam, bu bakımdan, aslında, ortaya çıktığı dönemde henüz oluşmaktan çok uzak olan parçalanmış alanların bütünlüğüne, o bütünlüğü içerisinde egemen olabilmesiyle devrim yapmış ve yayılmıştı. Şimdi ise İslam’ın yeniden yorumlanması çabaları, hatta reform arayışları, bu tarihsel gerçeği göz önüne almaktan uzak bir şekilde yapılıyor. Bu yolla bir ruh, bir tin oluşmaz, oluşamaz. Oluşamayacağı için de, öyle bir durumda, İslam’a geri dönmenin de bir manası yok. Misal Türkiye örneğinde konuşacak olursak, örneğin Kemalizmin yapamadığı/başaramadığı o yüzünü Batı’ya çevirmiş ama tamamlanamamış tarihsel dönüşümün eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyordu ki, bugünkü çelişkiden, yani siyasetin modern düzeyde parçalı hali ile geleneksel düzeydeki kapsayıcı hali arasındaki çelişkili deneyiminden kurtulmuş olabilirdik. Bu olmadı; olmadığı için de İslam ve siyasal olanın geleneksel epistémè‘si hem Türkiye’de, hem de İslam coğrafyasında geri dönüp duruyor. O halde başka bir yol izlemek gerek. O yol da, bana olsa olsa İslam’ın tarihselleştirilmesi (özel olarak da kelam ilminin tarihselleştirilmesi) yoluyla mümkün olabilir gibi geliyor.

Bu arada Batı’da mekanın mutlaklığının parçalanarak soyutlaşması ile ilgili tarihsel süreç için Henri Lefebvre’in Mekanın Üretimi kitabına bakılmasını tavsiye ederim. Mekanın o mutlaklığından koparılması ile bu bahsini ettiğim soyut (siyasal, ekonomik, kamusal, toplumsal) alanların oluşumu arasında da elbette yakın bir ilişki var. Bu tamamen kapitalizmin yükselişiyle ilgili bir durum; burjuva toplumunun oluşumunun tarihidir zira bu durum. Bilenler bilir, Machiavelli’ye, yani bu sürecin bir adım öncesindeki son büyük siyaset felsefesine daha yakından bakalım, bunu daha iyi kavrayalım dememdeki ısrarım da, o dönemde bütünlüğün henüz korunduğu ve Batı ile Doğu’daki siyaset epistémè‘sinin henüz bu ölçüde ayrışmadığı bir kavrayışın ilerisi için işimize çok yarayacağını düşünmemden ileri geliyor. Marx’ın özellikle de siyasal iktisadın eleştirisiyle bizi uyarıp gözümüzü açmaya çalıştığı, Gramsci’nin Machiavelli yorumuyla siyaseten aşmaya çalıştığı bu parçalılık durumu ortadan kalkmadan, burjuva dünyasının epistémè‘sinden kurtuluş olmayacak.

Son olarak, başka bir yerde, Demokratik İslam Kongresi’ne yönelik eleştirileri toptan ve basitçe Oryantalizm diye yaftalanması sebebiyle şunu yazmıştım:

Oryantalizm filan yapmıyoruz, Demokratik İslam Kongresi özelinde Öcalan’ın meseleyi pragmatik gördüğü iddiası da tutarlı bir eleştiri. Zira, evet, Öcalan’ın Ortadoğu’da demokratik bir kompozisyon arayışında olduğu özellikle de yakalandığı zamandan beri yaptıklarında ve yazdıklarında mevcut; gelgelelim bu “demokratik” arayışın kendisinde bir sorun var, arayışın bizzat kendisinin demokrasi olmasında bir sorun var, ve günümüz koşulları dahilinde (demokratik) İslam diye belirlemeye çalıştığı şeyde de yine İslam’a demokratlık atfetmesi sebebiyle bir sorun var. Bu sorunun, İslam’ın gerçekten demokratik olup olamayacağına ilişkin esas “oryantalist” tartışmadan değil, demokrasinin kendisinden kaynaklandığını söylüyorum. Yani yapılan suçlamanın tam aksine, İslam ile demokrasiyi, bunların birbirine içkin olup olamayacağına yönelik tartıştırmanın kendisi oryantalizmdir. Buna İslam’ın “özünde” demokrasi bulan cenah da, İslam’ın asla demokratik olamayacağını söyleyen cenah da dahildir. Diğer yandan, İslam’ın “Reformasyonu” denilen şey — ki evet, Öcalan’ın öyle bir niyeti yok değil — Öcalan’ın demokratik modernite projesinin bir sac ayağı olacak şekilde tasavur edilen “demokratik İslam” kavrayışıyla taktik seviyesine getirmekle, mevcut Selefi işgal ve tehlikesinin, bu ek olarak AKP nüfuzunun (hatta Gülen Cemaati gibi yabani ot misali her yerden bitebilen örgütlenmelerin) karşısında arızi bir savunma mevzii açmakla gerçekleşebilecek türden bir büyük tarihsel hamle olabileceğini düşünmek bana en hafif tabiriyle naif geliyor. Bugün “demokratik İslam” taktik açıdan işe yaradı diyelim, Selefi işgalinin ve hatta AKP nüfuzunun püskürtülmesine yaradı, hatta hatta –fantazinin ucu bucağı yok nasılsa– Demokratik Kürdistan da kuruldu bir şekilde diyelim; yarın bambaşka reelpolitik koşullarda, bambaşka tehditler, işgaller, vs. altında ne tür bir İslam reformasyonu gerekecek o halde? İslam bu kadar Reformasyonu kaldırır mı? – diye bir sorar insan kendi kendine. Hadi her şeyi geçtim, İhsan Eliaçık gibi tipler bu Reformasyonun Luther’i mi olacaktır, Müntzer’i mi olacaktır? Hadi bu isim mevzuunu geçelim de, asıl derdimi tekrar özetleyeyim: “İslam, demokrasi ya da demokratik İslam söylemi dolayımıyla taktiğe indirgeniyor ve bu bir yanlıştır; ancak uzun vadeli ve tutarlı bir stratejinin parçası olabilir ve olmalıdır. yoksa bugün bu taktiğin işe yarayacak kısımları, yarın öbür gün bumerang gibi geri dönebilir, zira özel olarak İslam, genel olarak bütün dini meşruiyet kaynaklarının doğası budur.”

Vaktiyle dinlerin nötr birer silah olduğunu söylediğim bir tartışma vardı, oradan da şunu alıntılayayım: “Dinin siyasete alet edilmesinin mevzu yapılması çok abes geliyor. Din zaten siyasetin bir yüzüdür, kimi zaman bir aracıdır, kimi zaman kendisidir. Bazısı seküler saiklerle dinin siyasete alet edilmesini sorun eder, bazısı diğer taraftan dinin içinin boşaltıldığını iddia eder. Halbuki din, siyasal bir silahtır ve her silah gibi nötrdür. Nereye ve kime doğrultuduğu önemlidir.”

Bu görüşümün hala arkasındayım, dolayısıyla İslam’ın herhangi bir şeye aracı edilmesini, hatta gayet pragmatik kullanılmasını filan sorunlu bulmuyorum; ama bunu olası sonuçlarından bağımsız bir şekilde taktiğe indirgemenin geri dönüşünün hesaba katılması gerektiğini, o bakımdan strateji (ve manevra savaşı yerine pozisyon savaşı) dahilinde araçsallaştırılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Yeni İki Kutuplu Siyaset: Suriye ve Hegemonya Savaşı

[Not: Bu yazı 28 Ağustos 2013 tarihinde yazıldı ve çeşitli sebeplerden dolayı şimdiye kadar bekletildi. O dönemden bu yana Suriye’de dengeler bir miktar değişti: Irak-Şam İslam Devleti’nin yükselişi ve düşüşü; bu örgütün el-Kaide tarafından tasfiye edilme çabası; başarısızlıkla sonuçlanan II. Cenevre Konferansı’nı, FED’in 29 Ocak 2014’teki açıklamasıyla ABD’ye geri dönmeye başlayan sermayenin “gelişmekte olan”, kırılgan ekonomilere yaptığı etki;  Türkiye’nin Suriye’de mücahidlere yaptığı silah yardımı; ABD’nin İran’la başlattığı müzakereler; yine ABD’nin Suudi Arabistan’la yakın zamanki temasları; Katar’ın değişmekte olan stratejisi ve Körfez Kulübü’ne geri dönme süreci; Türkiye’de AKP ile Gülen Cemaati arasındaki husumetin açık bir savaş halini alarak bir tür “devlet krizi”ne yol açması; … gibi birçok gelişme yaşadık. Bütün bunları hesaba katarak bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Ama bunların dışında, bölgede değişmeyen bir şey var ki, o da dünya ölçeğindeki “hegemonya savaşı”nın bölgedeki tezahürü. Bu bakımdan yazı aslında bu kavramla ilgilenmektedir daha ziyade. Daha sonra burada yazdıklarımın üstüne koyarak daha geniş çaplı bir yazı yazma niyetinde olduğumu söyleyerek bu notu bitireyim.]

Uluslararası güçler düzleminde dünya ahvaline şöyle bir nazar fırlatıldığında, fark edilecektir ki, dünya şu anda en az Soğuk Savaş dönemindeki kadar çift kutuplu bir yapıya geri dönmüş durumda. Bir tarafta ABD, İngiltere, Fransa, biraz daha geride dursa da Almanya, ve diğer liberal-demokrat kapitalist ekonomiler; diğer tarafta ise kısaca BRICS olarak bildiğimiz, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi otoriter rejimler veya “sorunlu” demokrasiler altında işleyen kapitalist ekonomiler.

Giovanni Arrighi, kapitalizmi sermaye birikim çemberlerine göre dönemselleştirirken dört safhadan söz ediyordu: ilki, kapitalizmin ortaya çıktığı Ceneviz bölgesinde gerçekleşen sermaye birikimi; ikincisi, Ceneviz’den Hollanda’ya bankacılık ve finans yoluyla taşınan sermaye birikimi; üçüncüsü, Hollanda’dan İngiltere’ye göç eden sermaye birikimi; dördüncüsü ise, nihayet ABD’de temerküz olan sermaye birikimi. Bu şablona göre, sermaye birikiminin en yoğun ve asli olarak gerçekleştiği coğrafya, uluslararası güçler dengesinde de hegemonik bir konuma sahip olmaktadır. Şu anda, hâlâ, ABD’nin bu güçler dengesinde hegemonik bir statüde bulunduğunu belirtelim ama işin rengi BRICS ekonomilerinin, bilhassa Çin’in elinde muazzam ölçeklerde biriken sermaye ile birlikte değişmeye yüz tuttuğunu da ekleyelim.

Dolayısıyla, aslında içinde bulunduğumuz dönem, bir hegemonya savaşının süregittiği bir tarihsel döneme işaret etmektedir. Soğuk Savaş sonrası yükselişe geçen ABD hegemonyasının ve buna paralel olarak 10 yıl içerisinde oluşan “yeni dünya düzeninin” neticede yepyeni bir kutupluluk doğuracağını kim kestirebilirdi? Yeni dünya düzeni, işbu kutuplu siyasal manzaranın ta kendisidir, ve bu durum öyle gözüküyor ki, içinde bulunduğumuz kritik süreç içerisinde olduğu gibi, daha çok defalar kendisini ifşa edecektir. Dediklerimizi biraz açalım.

Arap Baharı’nın ve ardılı gelişmelerin yarattığı yeni Orta Doğu tablosu içinde, sözünü ettiğimiz hegemonya savaşı ve yeni dünya düzeni, kendini en kristalize biçimde Suriye’de göstermektedir. Suriye’deki ilk halk ayaklanmasının ardından gelişen “iç savaş”ın, kısa süre içerisinde Baas otoriteryanizminin son kalesi olan Esad rejimine yönelik bir “proxy savaşı”na (“temsili savaş” olarak Türkçeleştirilebilir) dönüşmesi bunun açık bir göstergesidir. Bir tarafta “muhalifler” adına örgütlenmiş bulunan Özgür Suriye Ordusu ve onun parçalı yapısı altında bir araya gelmiş irili ufaklı milis gruplar; cihad perspektifiyle savaşa katılmış ve ÖSO’yla birlikte (ama kimi zaman ÖSO’yu da ezerek) savaşan Selefi el-Nusra Cephesi; rejimin müdafaasına kendini vakfetmiş olan Suriye Ordusu; ve bölgedeki Şii-Alevi gücünün boğulmasına izin vermemek üzere Suriye Ordusu’na yardım için savaşa giren Hizbullah. Bu güçlerin hepsi, doğrudan veya dolaylı destek ve yardımlarla 2 yılı aşkın bir süredir kanlı bir savaş yürütmekteler. ÖSO ve ÖSO görüntüsü altındaki milis gruplar başta Batı bloku ülkeleri, Türkiye, Katar gibi liberal-demokrat rejimler ve/veya bu rejimlerin destek verdiği “ılımlı İslam” olarak tariflenen rejimler tarafından desteklenirken; Selefi/cihadçı “radikal İslamcı” olarak tariflenen gruplar ise başta Suud rejimi olmak üzere, Körfez’in petro-dolarlarıyla finanse edilmekte. Diğer yandan, Lübnan merkezli ve Lübnan Ordusu’ndan daha büyük bir güç olan Hizbullah’ın İran tarafından başta İsrail’e karşı cihad bayrağını dalgalandırması için destekleniyor oluşu bilinmekteyken; mevcut Esad rejiminin ve ordusunun ise yine İran, Rusya ve Çin tarafından kollanmakta olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu esnada, İsrail’in Hizbullah’a, İran’a ve dolayısıyla da Suriye’ye karşı Amerikan müttefiki bir tehdit olarak insansız hava araçları ve donanımlı ordusuyla güneyde hazır ve nazır beklediğini ve kimi zaman Suriye topraklarını vurduğunu unutmamak gerek.

O bakımdan, Suriye’de yaşanan 2.5 yıllık kanlı pazarı esasen iç savaş görünümlü bir temsili savaş olarak nitelemek, ve bunun da dünya üzerindeki hegemonya savaşının kritik bir halkası olduğunu belirlemek gerekmektedir. Hegemonya savaşı, bu anlamda, yalnızca mevcut durumda sermaye birikiminin merkezinde olan hegemonik güçlerle, bu güçleri zorlayan ve oldukça insafsız bir şekilde emeğin artı değerine el konarak gerçekleşen yeni sermaye mekânlarını tutan yükselişteki güçler arasındaki bir iktisadi savaş olarak görülmemelidir. Zira bu savaşın bir başka cephesinde de “değerler savaşı” cereyan etmektedir. Liberal-demokrasi kılıfıyla örtülmüş, gitgide müstebitleşen ama kendilerini açık toplum olarak sunan rejimler, karşılarında bu sefer sosyalist değil ama istibdatları örtülmeye ihtiyaç duyulmayan, toplumsal eşitsizliğin artık hızının diğer kutuptakilere çok daha yüksek olduğu rejimler bulmaktalar.

Böylesi bir kutuplaşma içerisinde, Orta Doğu’daki pozisyonların esasen bu iki kutbun temsilcisi en büyük güçler olan İsrail ve İran üzerinden şekillendiğini söylemek mümkün olacaktır. Örneğin Türkiye, İsrail kadar Batı’yı temsil etme imkânına sahip değildir; veyahut Amerikan müttefiki Suudi Arabistan’ın yalnızca bir müttefik sıfatıyla bölgede pozisyon aldığı, temsilci hüviyeti taşımadığı açıktır. Diğer kutupta ise İran’ın, rejimi derin bir siyasi kriz olmaksızın işleyen mevcut tek temsilci ve müttefik olduğu belirlenebilir.

Yerel Seçimler ve Düzen-içi Dehlizlerde Kaybolan “Sol” Siyaset

Image

Gezi Direnişi’ni bekleyen büyük tehlike gerçek oluyor ve gözle görülür kıpırdanma yaşayan ve önemli sayılabilecek bir potansiyel kazanan Türkiye ‘sol’ siyaseti, yeniden düzen-içi siyasal pozisyonlara geri çekiliyor. Yaklaşan yerel seçimlere yönelik siyasal stratejiler, bu geri çekilişin temel katalizörü olmuş durumda. Sol siyaset yelpazesinde meseleye ilişkin 3 temel yaklaşımı, Friendfeed’den Alfonker Tapir’in özetiyle şöyle tanımlayabiliriz:

  1. Yıllarca AKP’nin büyük rantlar elde ettiği kritik bir post olan İBB’yi AKP’nin elinden kurtarmak, böylelikle hem AKP’yi bu önemli posttan mahrum etmek, hem de ülke ölçeğindeki siyaset sahnesinde AKP’nin kitleler üzerinde sağladığı psikolojik üstünlük baskısını kırarak gerilemesini sağlayacak süreci açmak. Bu bakımdan, hem CHP’ye, hem de CHP’nin muhtemel adayı Sarıgül’e rağmen yerel seçimlerde AKP’ye karşı CHP desteklenmelidir, Türkiye solunun bir diğer belirleyici aktörü HDP de bu noktada CHP’yle mümkünse oturup anlaşmalıdır. Zira şu kritik aşamada ortak düşman AKP’dir.
  2. CHP ve Sarıgül’e destek vermek, asla Türkiye solunun geliştirebileceği bir strateji olamaz, zira hem CHP hem de Sarıgül, ekonomi-politikte ve kentsel siyaset düzleminde AKP’nin yaptıklarından daha iyisini kesinlikle vaat etmiyorlar. Dolayısıyla yapılması gereken, sol ve Kürt siyasetinin üzerinde uzlaşacağı bir program çerçevesinde, Gezi’den gelen enerjiyi de kullanarak ve yakın süre içinde yıldızı parlayan Sırrı Süreyya Önder’in adaylığıyla seçimlere girmek; kazanamama durumu oluşsa bile, sol siyasetin orta vadede kökleşmesini buradan alınması muhtemel (yüzde 10’luk oy?) başarı üzerine inşa etmek. Böylece, solun müstakil bir siyaset geliştirmesini sağlamak ve AKP’ye bu şekilde bir gözdağı vermek.
  3. Kısaca (hem yerel hem de genel) seçimleri pek de umursamayan ve bu strateji tartışmasına angaje olmayan gruplar/kişiler. (Bu kategoriyi biraz daha açacağım.)

Bu pozisyonlar içinde, birinci ve ikinci hatta konuşlanmış olanlar strateji tartışması içinde en keskin ayrışmayı yaşamış gibi görünüyorlar. Birinci pozisyonun ikincisine yaptığı en önemli eleştiri, SSÖ’nün adaylığının AKP’nin işine yarayacağı, acil ve birincil konumdaki AKP’nin geriletilmesi/durdurulması görevinin bu hat yüzünden oylarda bölünmeye sebep olarak başarısızlığa uğrayacağı yönünde. Diğer taraftan, ikinci pozisyon ise birincisini CHP ve Sarıgül’ün desteklenmesiyle müstakil bir sol siyasetin inşa edilmesinin mümkün olmadığı argümanıyla hareket ediyor.

Burada her iki pozisyonun da ciddi problemler ihtiva ettiğini söylemekle başlayalım. Önümüzdeki yerel seçimleri bu kadar tartışmalı ve kritik hale getiren iki temel mesele var: Gezi Direnişi ve iktidar blokundaki ayrışma. Bunlardan ilki sola içkin olduğu için bizi daha çok ilgilendiriyor. Gezi Direnişi’ni, Türkiye toplumsal-siyasal hareketler tarihindeki diğer hareketlerden farklı kılan en önemli unsur, kitleselliğin düzen-dışı sokak siyasetiyle buluşabilmiş olmasında yatıyordu. Düzen-dışı ne demek oluyor burada? Özetle, rejimin siyaset yapmanın araçlarını ve kanallarını ’80 darbesinden bu yana ve bilhassa da AKP’nin popülist demokrasi diskuruyla birlikte özenle temsili-parlamenter siyaset düzeyine indirgemesine karşılık, siyasetin ‘alanını’ açmak, genişletmek, onu hatırı sayılır bir kitlesellikle birlikte sokağa taşımak demektir. Kısacası, Gezi Direnişi, aslında rejimin dayattığı düzen siyasetinin (temsili-parlamenter demokrasi) bir krizi olarak kendini böylesi bir hışım ve hiddetle sokağa vurmuş düzen-dışı bir harekettir. Düzen-içi siyaset kanalları öyle bir raddeye gelmiş ve tıkanmıştır ki, kitleler belirli bir momentte, bir anda ve hızlıca politize olarak siyaseti açma çabasına girişmişlerdir.

Gezi’nin bu yönü, ne yazık ki, somut bir kazanıma dönüşememiş olmakla birlikte, kazanım kabilinden sayılabilecek bu düzen-dışı, sokaktaki siyaset pratiğinin edinilmesi bakımından, Türkiye toplumsal-siyasal hareketlerine bir ufuk açmıştır, bir siyasal imkanın mevcut olduğunu öğretmiştir. Buna mukabil, Direniş’in sönümlenmesinden bu yana, Direniş’le eşzamanlı kazanılan kitlesel politizasyonun yerel seçim tartışmalarına ve stratejilerine odaklandırılması, Gezi’yi bekleyen en ciddi tehlikenin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bu da, Gezi’nin düzen-dışı siyasal karakterinin ‘düzen-içi’leşerek, rejim içinde massedilmesi demektir. CHP-HDP veya Sarıgül-SSÖ tartışması, bu bakımdan, Türkiye solunun öncülüğündeki bir özgürleşmeye (emancipation) katkıda bulunmak bir kenara, onun legal siyaset alanının içine, üstelik Gezi gibi bir deneyimden sonra, tekrar hapsolmaktan başka bir işlevinin olmadığı da açıktır. Bu da bizi, Alfonker’in yaptığı doğru klasifikasyonun 3. pozisyonuna götürüyor.

Müstakil ve özgürleştirici bir sol siyaset, ancak ve ancak, düzenin içine hapsolmuş siyasal kodların yıkımıyla kurulabilecek, inşa edilebilecek bir orta-uzun vadeli projeksiyon öngörür. Legal siyaset ise, ancak bu projeksiyonun toplumsal-siyasal veçheleriyle zemine oturmasından sonra, karşı-hegemonya stratejisi içinde kendine pragmatik bir yer bulabilir. Aksi halde, henüz herhangi bir zemine oturmamış, yukarıda yakındığımız üzere herhangi bir somut kazanım elde edememiş Gezi Direnişi’nin henüz emekleme aşamasındayken legal siyasete tahvil ediliyor oluşu, herhangi bir kurucu ve/veya (AKP’yi) önleyici stratejinin imkan haline gelmesine yol açmaz, tam aksine, kazanılan politizasyonun her iki pozisyonda da, anti-AKP veya ‘kurucu sol’ iddiaları altında rejimin düzen-içi siyaset mekanizmasında kaybedilmesine neden olur.

Buna benzer bir durum yakın zamanda, 2012 cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Fransa’da yaşanmıştı. Sarkozy’nin politikası ve hegemonya stratejisi, AKP’ninki kadar etkiye ulaşamasa da bunaltıcı ve tiksinti vericiydi; buna mukabil gelişen toplumsal rahatsızlık, düzen-içi siyasal yollarla cumhurbaşkanlığı seçiminde ‘sosyalist’ François Hollande’ın desteklenip seçilmesiyle massedilmişti. Şu anda başta Front de Gauche (Sol Cephe) olmak üzere, düzen-içileşen sol siyasetin, bir türlü o düzen-dışı, devrimci siyaseti örgütleyememesi, hatta vergilendirme politikalarına karşı son yapılan mitingde popülist Front de Gauche’un “Vergi ödemekten onur duyarız – Adil olduğu müddetçe!” yazılı pankartlarla burjuva siyasetinin gitgide batağına saplanmış olması bizlere ders olmalıdır.

Öte yandan, bir parantez de HDP’ye değil ama özel olarak SSÖ’ye ve onun ‘şahsında’ uzlaşarak kendini-kurmayı umut eden sol siyasal projeksiyon için açmak gerekiyor. SSÖ, milletvekili seçildiğinden bu yana yıldızı gitgide parlayan bir eski-devrimci. Çoğunlukla sempati toplayan ‘nüktedan’ üslubu, konuşma biçimi, fıkraları, vs. ile halk nezdinde epey sempati toplamış olsa da, bu onun Türkiye sol-sosyalist siyasetinin bir karikatürü haline gelmiş olduğu gerçeğini perdelemiyor, ne yazık ki. Üstelik Gezi Direnişi esnasında, Direniş’in en büyük kamusal figürü haline gelmesi, Gezi Parkı’nın (bir ölçüde İhsan Eliaçık’la birlikte) assolist yıldızına dönüşmesi, kısaca, Gezi Direnişi’nin bütünlüğünü kendi şahsiyetinde cisimleştirmesi çok büyük tehlikeler arz ediyor. Bu durum, SSÖ’nün tercih ettiği bir şey olmayabilir, ama kendisinin medyatize olması, ‘ekrana uygun bir tip’ oluşu, İdris Naim Şahin gibi üstüne şimşekleri çeken devletlûlara kolay yoldan manili ‘ayarlar’ vermesi, vs. ile şöhreti gitgide artarken, Gezi’nin de kolektif eylem ve politizasyon unsurlarının merkeze çekilmesi, düzen siyasetinin kodlarına tahvil edilmesi gibi noktalarda yine düzen tarafından başarılı bir şekilde enstrümantalize edildiğini göz ardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla, böyle bir figür üzerinden, müstakil bir sol siyaset kurmak, zaten ancak naif bir ‘çocukluk hayali’ olarak kalabilir, daha kötüsü kıpırdanmaya başlamış Türkiye sol siyasetinin (özellikle de Kürt siyasetine yedeklenmemiş ama onunla senkronize gitme derdindeki sosyalistlerin) Gezi sonrası yeniden massedilmesi tehlikesini taşıdığı konusunda uyanık olmalıyız. Unutmamalı ki, burjuva düzeni, (potansiyel veya mevcut) devrimci-olanı kapsayabilmek için oldukça gelişmiş stratejiler ve araçlar kullanır.

Sonuç olarak, AKP’nin geriletilmesi/durdurulması noktasında, Sarıgül’ün adaylığının desteklenmesinin, SSÖ’nün desteklenmesinden daha ‘rasyonel’ olmasa da daha ‘pragmatik’ durduğu ortadadır. Fakat bu yola başvurulmasının sol-içi herhangi bir kapsamlı programa, stratejiye alet edilmeden, bu hamlenin pragmatik oluşunun altı her türlü kamusal ortamda çizilerek gerçekleştirilmelidir. Sarıgül’ün seçilmesinden veya AKP’nin durdurulmasından kendi başına bir sol-sosyalist siyaset çıkmaz. Sol-sosyalist siyaset, kendi kendisini inşa etmek zorundadır, ve bunun için tek yol, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, düzen-dışında açılan siyasal alanların genişletilmesinden geçer. Sarıgül hamlesinin başarıya ulaşması ise, ancak ve ancak AKP baskısının – o da bir ihtimalle – bir ölçüde azaltılmasına yol açar, ve bunun kendi başına herhangi bir ‘kazanım’ olacağını düşünmek acziyet belirtisidir. Sarıgül ise, tıpkı Topbaş ve AKP’li diğer belediyeciler gibi, ülke (ve hatta dünya sathında) uygulanan eşitsiz kentsel programların, ustalığını kanıtlamaya çalışacak ve ileride iyi bir başbakan olabileceğini ilgili sermaye bloklarına göstermekle kendini meşgul edecek bir belediye başkanı olabilir en fazla. Bu noktada solun desteğini bir mutabakat, konsensüs, vs. yoluyla almasının istenmesi, solun kendi köküne kibrit suyu dökmesinden başka bir şey değildir.

Ezcümle, yerel seçimlerin tartışma odağı acilen kaydırılmalı ve Gezi’nin bize sağladığı potansiyel, böyle bir düzen-içi siyaset hapishanesine mahkum edilmemelidir.