Demokratik İslam Kongresi girişimi hakkında bazı notlar

Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla toplanması planlanan Demokratik İslam Kongresi, Orta Doğu’da, odak olarak Suriye’de süregiden savaşı ve taraflarını, Batı şehirlerinde artan “tedhiş” eylemlerini, buna mukabil Batı kamuoyunda ivmelenerek yükselmekte olan İslamofobi’yi göz önüne aldığımızda, siyaseten yerinde bir eylem olarak görünüyor.

Esasen Kürt hareketinin bu en etkili liderinin yaptığı çıkış, daha ziyade Rojava’da Kürt halkının işgalci Selefi örgütlerle savaşıyor olmasıyla ilişkilendirilmeli. Nusra Cephesi ve Irak Şam İslam Devleti’nin başını çektiği El-Kaide merkezli taciz, Kürt hareketinin Türkiye’deki tutuklu liderine İslam’ın odağında olduğu bir yeni siyaset alanının açılması zorunluluğunu göstermiş durumda. Kısaca söylemek gerekirse, Demokratik İslam Kongresi çıkışı, Abdullah Öcalan ve Kürtler için bir “pozisyon savaşı” meselesi ve Öcalan bu teşhisinde son derece haklı.

İslam’ın merkezi bir konum edindiği yeni bir siyaset alanı (siyasal alan değil) açmak, başta Türkiye’de AKP/Diyanet, Cemaat üçlüsünün hegemonik savaşı altında araçsallaşan “günümüz” Türk-İslam’ının etkisinin, ikinci olarak bölgede mezhep çatışmasına dönüşen ve büyük ölçüde Selefi partilerin zorladığı “ümmet-içi kavga”nın açtığı kapanması zor yaraların, üçüncü olarak İslam’ın küresel kapitalizmle olan netameli entegrasyonunu hızlandıran Arap Baharı sürecinin açtığı arızaların önüne geçmek açısından büyük bir önem taşıyor. Ve burada Kürtlerin bu yükü tek başlarına yüklenmelerini beklemek, hem Kürtler için ağır olacaktır, hem de elini taşın altına sokmaktan kaçınan sosyalist siyaset için geriye ardından el sallanan kaçmış bir tren görüntüsü kalacaktır.

İslam çağımızın bir meselesi. Özellikle de ‘90’lar sonrasında yükselen Amerikan hegemonyası meşruiyetini bilhassa teröre karşı savaşa (bu terör elbette büyük ölçüde ‘İslamcı terör’ olarak anlaşılmalı) borçluyken, sosyalist siyasetin İslam meselesini dar ve kaba, dolayısıyla tarihsel olmayan materyalist kalıplarla ele alması, veya kendini bu konuya yabancılaştırarak bu siyaset alanından uzakta durması, en kötüsü de yanlış pozisyon alarak toptan reddiyeci ve İslam’ı siyasetten dışlayıcı tavır içine girmesi, sadece Türkiye’deki sosyalistler için değil, dünya sosyalistleri için büyük bir tarihsel hata olmaktadır.

Bu çerçevede düşünürsek, Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi çağrısının, çağımızın pozisyon savaşı ve karşı-hegemonya stratejileri bakımından kesinlikle büyük bir anlamı olduğunu ve bu girişimin desteklenmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Fakat bu bizi eleştiriden beri tutmamalı. Zira Demokratik İslam Kongresi, hem kavramsal olarak hem de metodolojik olarak bir takım problemleri de beraberinde getirmekte. Buradaki sorunları birkaç başlıkta toplayabiliriz:

  1. Öncelikle, İslam’ın, diğer tek-tanrılı dinlerle birlikte, siyasetle olan ilişkisini, daha net söyleyecek olursak, dinlerin siyasal karakterini/doğasını/yapısını hesaba katmadan yapılacak her türlü İslam yorumu, daha en baştan “pozisyon savaşı” içinde başarısızlığa mahkumdur.
  2. Bu türden bir yorumlama, İslam’ın kavrayışını, modern-liberal siyasetin tarif ettiği ve tamamen farazi olan bir “siyasal alan” içerisine hapsedecek ve onu kuşatacaktır; bu ise İslam’ın da içinde bulunduğu herhangi bir özgürleşmeyi değil, tersine, mevcut düzenin tahkimine yarayacaktır.
  3. Demokrasiyle İslam’ı ilişkilendirmek, “demokratik İslam” gibi kestirme yollu ama ne yazık ki orta-vadeli bir strateji bile üretemeyecek kavramsallaştırmalara gitmek, İslam’ı stratejik değil de taktik savaşının bir parçası yapmak anlamına gelir ki, bu bir bumerangdır ve bumerangın elden çıktıktan sonra geri dönüşünü de unutmamak gerekir.
  4. Demokrasi bir defa en başından sorunlu bir kavramdır ve demokrasi üzerinden bir İslam üretmeye kalkışmak, siyaseten hatalı bir pozisyondur. Bunu da “İslam ve demokrasi bir araya gelemez” şeklinde formüle edilen tipik küçümsemeden yola çıkarak değil, demokrasinin bizatihi dar ve reformist bir siyasetin zemini olmasından dolayı dile getiriyorum. İslam pekâlâ demokratik de olabilir, tıpkı otoriter olabildiği gibi, ama İslam’ın siyasetle olan ilişkisini düzgün kurmadan girişilmiş bir siyasal projenin bir parçası olarak “demokratik İslam” kavramsallaştırması, ılımlı İslam türünden bir düzen-içi vahadan başka bir şey yaratamaz.

Bu eleştirileri çoğaltmak ve genişletmek mümkün. Bunun daha geniş bir tartışmaya yol açabileceğini umarak, şimdilik bu kadarla sınırlı tutuyorum.

Ama ek olarak, Demokratik İslam Kongresi’nin “karşılık” bulduğu isimlerden birine dikkat çekmek istiyorum: Son 2-3 yıllık dönemde ismi epey popülerleşen İhsan Eliaçık. Eliaçık’ın son dönemdeki çıkışlarını, Türk usulü Hanefi İslam geleneğinin baskın karakteri altında yer yer önemli bulmakla birlikte, övgüden çok eleştiriye tâbi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Eliaçık, yürekli ve cesur bir kimse olabilir ve bu konudaki samimiyetini de asla sorgulayacak değilim. Fakat, Eliaçık ve diğerlerinden “pozisyon savaşı” için, karşı-hegemonya için malzeme beklemek açıkça saflıktan başka bir şey değildir. Eliaçık, İslam’ın kapitalizmle gayet uyumlu olduğunu söyleyen – örneğin – Mustafa Akyol gibi liberallerden nitelik olarak hiç de farklı değildir, zira Kuran’dan seçmece ayetler ve zorlama yorumlarla aynı özcülük hatasına düşmektedir. Eliaçık, sergilediği performansla ve ortaya koyduğu yarı-entelektüel profille tarihsellikten fersah fersah uzaktadır, ve tarihsellikten nasiplenmemiş bir kimsenin anti-kapitalist İslam yorumları, kapitalizmin sefaletini yine tarihsellikten kopuk içi boş felsefeyle ortaya koymaya çalışan Proudhon’un sosyalizminden pek de farklı sayılmaz. O bakımdan, Eliaçık’ın anti-kapitalist İslam’ını Proudhon’cu bir tür küçük burjuva sosyalizmine benzetmekten kendimi alamıyorum.

Netice-i kelam, şunu söyleyeyim: Demokratik İslam Kongresi önemli ama eleştiriye sadece açık değil, aynı zamanda muhtaç bir girişimdir; ve İslam’ın sosyalist bir pozisyon savaşında düzen-içi muhalefet belasına, taktik savaşına, reformist sol-liberal siyasetlere kurban edilmemesi gerekir. Aksine İslam’ın ihtiyacı olan şey, Tanrı kelamının, İslam peygamberinin verdiği mücadelenin tarihselleştirilerek yerli yerine konulması ve karşı-hegemonya için etkili bir silaha dönüştürülmesidir.

Bunu etraflıca tartışmamız acil ve gereklidir.

Advertisements